Eskimeyen Dostlar
MAKALELER
BÖLÜMLER
ETKİNLİKLER
DUYURULAR
1320 'kez okundu.
2008-04-09
2014 YILINA MEKTUP - OSMAN OKTAY

-Bu mektup yazıldığı zaman henüz doğmadığı için adı bile
belli olmayan sevgili torunuma -ya da torunlarıma-, Kızım
Ayşen Tuğba’ya, Damadım Ayhan’a,  Oğlum Hüseyin
Tuğrul’a, müstakbel Gelinime, onların arkadaşlarına ve
Aziz Türk Milleti’ne-

             Son yıllarda ve özellikle son günlerde bizim insanımıza bir şeyler oldu. Milleti millet yapan özellikler, ortak değerler, mukaddes bilinen her şey adeta bir kenara itildi. Türkçemiz bozuldu, inançlarımız ayaklar altına alındı. Sade vatandaşımızdan en yetkili ağızlara kadar çoğu kimsede dün “Ak” denilene bugün   “Kara” demek  moda haline geldi. Dün de, bugün de ve -belki- yarın da aynı çizgide gidecek olanlara itibar edilmiyor. Kolaycılık, nemelâzımcılık ve vurdumduymazlık aldı başını gidiyor.

            Milletimize ve özellikle devlet büyüklerimize yaklaşık 40 yıl önce bulaşan ama zaman zaman şiddetli sancılar şeklinde nükseden amansız bir hastalık var: AB!..

            Ben şu anda 54 yaşındayım; 40 yıldan beri bu derdi çekiyorum. Şimdiye kadar bu ülkede yaşayan herkesle birlikte “ne onduk ne öldük” ama artık takatim kalmadı. Avrupa Birliği’ne gireriz ya da girmeyiz o kadar önemli değil de; şuurumuzun kaybolmasına ve  gururumuzun ayaklar altına alınmasına yanıyorum.

            Bırakın AB’ye girmeyi; Avrupa Birliği üyeleri ile oturup şartları konuşabilme tarihi almak için devlet adamlarımızın, kendilerine “aydın” denen kişilerin, birtakım yazar – çizer takımının ve “medya” adı verilen basın – yayın kuruluşlarının yaptıklarını aklım almıyor, almıyor, almıyor!

            Bizler Elhamdülillah Müslümanız; “Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine” inanıyoruz. Ama öyle bir hava yaratıldı ki haşa ve haşa sanki hayır ve şer AB’den geliyor! Kanunlarımızı onların istediği gibi yaptık, toprağa onların istediği ürünleri ektik, istemediklerini ekmedik. Aldığımızı onlara göre aldık, sattığımızı onlara göre sattık. Yatışımız – kalkışımız, kısacası aklınıza gelen her şey onlara göre programlandı, programlanıyor. Tabir yerinde ise “tak” diye söylüyorlar, “şak” diye yapıyoruz!

            Şimdilerde 2005 yılına girdik, giriyoruz ama 2014 yılının hayali ile yaşıyoruz. 17 Aralık’ta, AB’nin Başkenti kabul edilen Bürüksel’de yapılan toplantıda “Ucu Açık” da olsa, “Kalıcı Kısıtlamalar”la dolu da olsa, “Serbest Dolaşım Hakkı” verilmese de, “3 Ekim 2005’e Kadar Kıbrıs Rum Kesimini Tanıyacak” -ve tabii ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tarihe gömecek- de olsak bir “müzakere tarihi” alındı.

            Bunun için 17 Aralık 2004 gecesi İstanbul’da, 18 Aralık günü saat 17.00 sularında da Ankara’da “Bayram” yapıldı. “Deliye her gün bayram” diyenler boş yere söylememişler. Biz dünyada ilk defa “Tarih Alma Bayramı” kutlayan millet olduk! Aynı tarihte AB tarafından Hırvatistan’a kayıtsız şartsız görüşmelere başlamak için yakın bir tarih verildi de Hırvat Milleti kılını bile kıpırdatmadı. Biz ise şahsiyetimizle oynanarak, gururumuz ayaklar altına alınarak verilen ve bin bir türlü şartı olan uzak bir tarihi ziller takıp göbekler atarak, nutuklar çekerek kutladık. Hem de aynı tarihte Misak-ı Millî sınırlarımızın içinde olan Musul’da pusuya düşürülüp şehit edilen 5 seçme yiğitimizin cesetleri orada dururken…  “Görmemişin oğlu olmuş…” misali gündüz vakti havaî fişekler atarak, hem de yolları - sokakları  girip giremeyeceğimiz 0/0 99,9 meçhul hatta muhâl olan AB’ye ait İsa Peygamber’in 12 Havarilerini temsil eden 12 yıldızlı bayrakları ile süsleyerek, AB logosunu koyup yanına “Seninle Yürümek Bize Gurur Veriyor” diye  yazarak…

            Öyle bir hava  verildi ki, kimse açıktan AB’ye karşı çıkamıyor. “Dindar” geçinenlere bakıyoruz; sanki bu işin bayraktarlığını yapıyorlar. Bir “diyalog” teranesi tutturup her yıl Papazlara, Hahamlara “iftar” verenler galiba bu “diyalog” safsatalarından sonra Türkiye’de “misyonerlik” faaliyetlerinin arttığını ve en umulmadık yerlerde bile apartman içlerinde kiliselerin açıldığını görmüyorlar, duymuyorlar, bilmiyorlar. Oysa Cenab-ı Allah’ın Ali İmran Sûresi’nin 118, 119 ve 120. Ayetlerinde buyurdukları apaçık ortada değil mi?

            “Ey îman edenler!

            Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar; hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. KALPLERİNDE GİZLEDİKLERİ İSE DAHA BÜYÜKTÜR. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.

            “İşte siz öyle kimselersiniz ki; onları seversiniz; onlar ise BÜTÜN KİTAPLARA İMAN ETTİĞİNİZ HALDE SİZİ SEVMEZLER. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler ama kendi başlarına kaldıklarında; size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz ki Allah kalplerde olanı bilir.

            “Size bir iyilik dokunursa bu; onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse; ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur; Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.“

            Biz samimi olalım; yeter. Öyle değil mi?

            “Atatürkçü” olduklarını söyleyenleri ve hatta işi çok ileri götürüp Atatürk’ü AB Parlamentosu’nda “konuşturanları” anlamak ise hiç  mümkün değil. Emekli General ve  Araştırmacı – Yazar Sayın Suat İlhan gibi birkaç samimi Atatürkçü’nün dışındakilerin hepsi de sus – pus! Sayın İlhan yıllardır “AB Üyeliği Atatürkçülüğün Sonudur” diyordu ve bu isimle bir de kitapçık yayınlamıştı. Atatürk’ün 6 Mart 1922’de TBMM’de yaptığı bir konuşmayı okuyunca O’nun bu görüşüne daha da inandım.  İşte bu konuşmadan bazı bölümler:

            “…Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleri ile, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de; bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.

            “…Bu düşüş, bu alçalış yalnız maddî şeylerde olsaydı hiç önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki; Türkiye Doğu maneviyatı ile sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla kopuyoruz. Hiç şüphesizdir ki bundan; bu büyük memleketi, bu milleti çöküntü ve yol olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez.

“…Türkiye’de fikir adamları adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlar. Diyorlar ki,  Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur. Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı; bize düşman olan, düşman olduklarından hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlar ve onlar bizi idare etsin diyorlar.”

 18 Aralık 2004 günü çıkan günlük gazeteler Atatürk’ün ta 1922’de söylediği bu sözleri doğrularcasına -iki ya da üç istisna dışında- attıkları başlıklarla adeta göbek atıyorlardı. İşte bu başlıklardan seçmeler: İSTEDİĞİMİZİ ALDIK (Hürriyet), BİZ DE VARIZ (Milliyet), BAMBAŞKA BİR DÖNEM (Vatan), AVRUPA İHTİLALİ (Sabah), BÜYÜKSÜN TÜRKİYE (Posta), 70 MİLYON COŞKU (Star), KOLAY GELSİN TÜRKİYE (Radikal), BAŞARDIK (Yeni Şafak),
YENİ TÜRKİYE (Zaman)…

            Peki; ya “milliyetçiler?”

            Onların üzerine çoktan “ölü toprağı” serpildi; bir türlü silkinip atamıyorlar!

            Hayır, hayır, hayır!..

            Biz  millet olarak böylesine alçalamayız, küçülemeyiz!

             Bizden çok eski zamanlarda yaşayanlar bu anlayışla yayın yapan gazetelere “Müstemleke Basını” bu anlayışı savunan aydınlara da “Kitap yüklü merkep” adını vermişlerdi. Ben ne diyeceğimi bilemedim.

            Yalnız;  çocuklarıma, torunlarıma, çağdaşlarıma, özellikle bu milletin 2014’te hayatta  olacak her ferdine ve daha sonrakilere Eski Türkiye’den, geçmişi şan ve şereflerle dolu olan aziz milletimizden ve şanlı Türk Tarihi’nden bazı örnekler vereceğim. Vereceğim ki, bugün bırakın içlerine girmeyi; müzakere için bir tarih alabilmek uğruna yalvarıp yakardığımız kişilerin  bir zamanlar kapımızda kul – köle olduklarını görsünler. Görsünler ki, nasıl şerefli bir milletin evlatları olduklarını fark ederek -bazıları gibi- aşağılanmasınlar, aşağılık kompleksine kapılmasınlar ve  Eski Türkiye ile AB’ye yamanmaya çalışılan “Yeni Türkiye” arasında kıyaslama yaparak başlarını daima dik tutsunlar… 

TOPRAK MİLLETİNDİR, VERİLEMEZ!

            Yıl, Milat’tan Önce 209. Yani 2005 yılından tam 2214, meşhur 2014’ten ise 2223 yıl önce...

            Hun Türklerinin HÜKÜMDARI OLAN Mete Han; düşman  sırasıyla kendi atını, silahını ve hizmetinde bulunan kadınlardan birini isteyince hepsini verdi. “Her istediğimizi veriyor” diye hevese kapılan düşman (Çin) bu defa iki ülke sınırında bulunan verimsiz bir toprak parçasını istemişti ki; itiraz edip sesini yükseltti:

            - Hayır, hayır, hayır!.. Atımı istediniz; verdim. Silahımı istediniz; verdim. Hizmetimdeki kadınlardan birini istediniz; verdim. Çünkü onlar bana aitti. Toprak ise milletimindir; veremem. Şimdi savaşa hazır olun ve bizden korkun!..

TÜRK BAŞKASINA VERGİ VERMEZ!

            Milat’tan Sonra 450’li yılların başı…

            Avrupa’ya giren ve Batı Roma İmparatorluğu’nun Başkenti Roma’ya doğru ilerleyen Batı Hun İmparatoru Attila; aldığı şehirlerden birindeki kiliseyi gezerken salonda büyükçe bir tablo gördü. Resimde Attila, tahtta oturan Roma İmparatoru’na altın bir tepsi içinde hediyeler sunarken tasvir edilmişti.

            Attila; kilisenin rahibinden “Bu resmi yapan ressamı bulup getirmesini”  istedi. Ressam gelince sordu:

            - Benim herhangi bir imparatora vergi verdiğimi duydun mu?

            - Hayır!

            - O halde tahta beni oturt; Roma İmparatoru’nu da önümde diz çökerek hediye verirken resmedip getir!

            - Emredersiniz Haşmet-meâb!

TİTRE VE KENDİNE DÖN!

            700’lü yılların başı…

            Göktürklerin ünlü lideri Bilge Kağan, Orta Asya’da hâlâ ayakta duran taşlara yazdırdığı hitabında şunları söylüyor:

            “Ben Türk Bilge Kağan!...

            Bilhassa küçük kardeşim, yeğenim, oğlum ve bütün soylu milletim!

            Güneydeki Şadapıt Beyleri, kuzeydeki Tarkanlar, Buyruk Beyleri!

            Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri, halkım…

            Bu sözleri iyice işit, sağlamca dinle!..

            Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar hep milletler bana bağlıdır. Bunca milleti hep düzene soktum, ilerlettim…

            ……………………

            Yalnız şunu anladım ki, düşmanın sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipekle aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırır. Yaklaştırdıktan sonra da ona kötülük eder; bilgili, cesur insanları ilerletmez, yanılan insanı yaşatmazmış!

            Düşmanın tatlı sözüne, yumuşak ipeğine aldanıp Türk Milleti çok çok öldün! Böyle giderse daha da öleceksin!..

            ……………………

            Türk Milleti! Acıkırsan tokluğu, bir doyarsan da açlığı düşünmezsin. Böyle olduğun için seni doyuran Kağan’ının sözünü dinlemedin, gittin. Gittiğin yerlerde hep mahvoldun, yok edildin. Orada, geri kalanlarınla her yere zayıflayarak, ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, devletli olduğum için size Kağan oldum.

            Kağan olunca aç – fakir milleti hep topladım. Fakir milleti zengin, az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?

            …………………...

            Ey Türk – Oğuz Beyleri, Milleti, işitin:

            Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe ilini – töreni kim bozabilir?

            Ey Türk Milleti! Titre ve kendine dön!..”

ADALET VE İHSAN

            Yıl 1040…

            Selçuklu Türklerinin Sultanı Tuğrul Bey Dandanakan zaferini kazandıktan sonra Hemedan şehrine giriyordu. Devrin evliyasından Baba Tahir, dergahının bahçesinde abdest alıyordu. Tuğrul Bey’e sordu:

            - Ey Türk! Allah’ın kullarına ne yapmak istiyorsun?

            - Ne emredersen!

            - Muhakkak ki Allah adâleti ve ihsanı (Bağışı, iyiliği) sever. Onun için Allah’ın emrini yap!

            - Öyle yapacağım!

            Bu konuşmadan sonra Baba Tahir Tuğrul Bey’in elinden tuttu; abdest aldığı ibriğin kapağını çıkarıp halkalı yerinden O’nun parmağına taktı ve şöyle dedi:

            - Dünya ülkelerini işte bunun gibi senin eline koydum; adâlet ve ihsandan ayrılma!

            Tuğrul Bey bu halkayı daima yanında taşıdı ve Baba Tahir’in öğüdünden ayrılmadı.

KENDİNE VE MİLLETİNE GÜVEN

            Yıl 1071…

            Romen Diyojen komutasındaki 250 bin kişilik Bizans Ordusu ile Alparslan komutasındaki 50 bin kişilik Selçuklu ordusu Malazgirt önlerinde karşı karşıya gelmişlerdi.

            Sultan Alparslan; aralarında ünlü komutanlardan Sav Tekin’in de bulunduğu elçilerini barış görüşmeleri için Bizans İmparatoru’na gönderdi.

            İmparator; sayıca çok ve silah üstünlüğüne sahip olan ordusuna güveniyor, Türk – İslam toprakları üstünde hayaller kuruyordu. Sav Tekin’e sordu:

            - Söyleyin bakalım; şehirlerinizden İsfahan mı daha güzeldir yoksa Hemedan mı?

            - İsfahan!

            - Güzel… Zaten Hemedan’ın soğuk olduğunu öğrenmiştik. Biz İsfahan’da, atlarımız da Hemedan’da kışlar!

            - Atlarınızın Hemedan’da kışlayacağından emin olabilirsiniz İmparator ama, sizin nerede kışlayacağınızı bilemem!

            Sav Tekin’in dediği doğru çıktı. Koca Bizans ordusunun bütün silahları, bütün atları Türklerin eline geçerken İmparator esir alınarak Sultan Alparslan’ın çadırında misafir edildi.

OSMAN GAZİ’NİN MİRASI

           Yıl 1326…

            Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi vefat etmişti ve adet olduğu üzere mirası belirlenip aile fertleri arasında pay edilecekti. Bu sahneyi Osmanlı Tarihçisi Aşık Paşa şöyle anlatıyor:

            “Babası ölünce Orhan Gazi, kardeşi Alaaddin’le bir araya geldi. İşin gereği ne ise gördüler. O zamanın mübârek zatlarından Ahi Hasan’ın Bursa Hisarı’nda bulunan ve saraya yakın olan tekkesinde zamanın büyükleriyle birlikte toplanıp Osman’ın malı olup olmadığını sordular.

            Baktılar ki yalnızca fetholunmuş beldeler var, akçe ve altın yok. Osman Gazi’nin yenice bir elbisesi, atının yanına asılan bir torbası, tuzluğu, kaşıklığı, çizmesi, iyice birkaç at, birkaç sürü koyunu, birkaç çift de öküzü vardı.

            Orhan Gazi Ağabeyine sordu:

            - Sen ne dersin?

            - Kardaş! Padişah’a iş görmek için at gerektir. Koyunlar devlet malı olur; geride bir şey yok ki paylaşalım!

            - Öyle ise ağam; gel sen Padişah ol!

            - Kardaş! Babamızın duası ve himmeti seninledir. Onun için ki kendi zamanında askeri senin yanına vermişti. Şimdi Padişahlık dahi senin hakkındır.

SULTAN MURAD’IN DUASI

            Yıl 1389…

            Doğu Avrupa ve Balkanlarda yaklaşık 550 yıl sürecek olan Osmanlı hakimiyetinin temellerini atacak olan Kosova Meydan Muharebesi başlamadan önce Sultan Birinci Murat abdest alıp namaz kıldıktan sonra şöyle dua ediyor:

            “…Ya İlahi!

            Mal ve mülk senindir; kime istersen verirsin. Benim durumum Sana malûmdur ki, mal ve mülk istemem; yalnızca Senin rızanı isterim.

            Ya Rab!

            Beni bu Müslümanlara (Emrimdeki askerlere) kurban eyle. Tek bu mü’minleri küffâr diyarında mağlûp ve helâk eyleme. Beni bunca insanın ölümüne sebep eyleme. Bunları üstün ve muzaffer et. Onlar için ben canımı kurban ederim. Yeter ki Sen kabul eyle; İslâm askeri için ruhumu teslim etmeye hazırım.

            İlahi!

            Beni kendi yanına alıp mü’minlerin ruhuna benim ruhumu feda kıl. Beni önce Gazi kıldın, sonunda da Şehadet’i göster!..”

            Zafer kazanıldı ve Sultan Murat şehit oldu. Duası kabul olmuş ve O, “Savaş Meydanında Şehit Olan ilk ve tek Osmanlı Padişahı” olarak tarihe geçmişti.

FATİH’İN HRİSTİYAN BİRLİĞİNE (BİR BAKIMA AB’YE)
DAVET EDİLMESİ VE CEVABI

            Yıl 1480…

            İstanbul’u fethederek Peygamber Efendimizin müjdesine mazhar olan, ayrıca Ortaçağ’ın karanlıklarını tarihe gömerek Yeniçağ’ı başlatan Fatih Sultan Mehmet’le baş edemeyen Hristiyan dünyası çareyi O’nu “Hristiyanlığa davet”te buldular. Papa İkinci Pius; bir kopyası da Venedik arşivlerinde bulunan mektubunda O’na şunları yazıyordu:

            “Zat- Şâhâneleri kendi iktidar ve nüfûzunuzun Hristiyan milletleri arasında da genişleyip yayılmasını arzu ederler ya da tarihlerde emsalsiz bir nam kazanmak isterse; bu hedef için altına, gümüşe, kara ve deniz kuvvetlerine ihtiyaç yoktur. Bunun için küçük bir işlem yeterlidir. Şimdiye kadar gelen insanların en büyüğü olursunuz. Bu küçük işlemin ne olduğunu sorarsanız size bilgi verebilirim; cevabı kolaydır ve üzerinize iki damla su serpmekten ibarettir. Gerisi yağ üzerinde gibi kayar gider. Eğer bu sûretle Zât-ı Şâhâneleri Hristiyan Kilisesi’ne girmek isterse sizinle hiçbir hükümdar kıyas olunamaz. Biz size, “Umum Rum ve Doğu İmparatoru” unvanını veririz. Hristiyanlık âlemi sizi takdîs eder ve Hristiyanlık işlerinde mutlak hâkim olursunuz.”

            Fatih Sultan Mehmet bu davete  Kaptan-ı Derya ünvanını verdiği Gedik Ahmet Paşa’yı 1480 yılında İtalya seferine göndererek cevap verdi. İtalya’nın en doğusunda bulunan Otronto, 14 gün süren bir kuşatmadan sonra fethedildi. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet’in ölümü ve İkinci Bayezıd’ın donanmayı geri çağırması üzerine İtalya’nın ve dolayısıyla Vatikan’ın fethi tamamlanamadı.

HARAM YEMEYEN ORDU

            Yıl 1516…

            Osmanlı Ordusu Mısır Seferi’ne çıkarken haliyle bağlık – bahçelik yerlerden geçiliyordu. Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman Yavuz Sultan Selim Yeniçeri Ağası’nı çağırarak şu emri verdi:

            - Askerlerin bağlardan – bahçelerden üzüm ve elma koparıp koparmadığını bir araştırın bakalım!

            Heybeler torbalar karıştırıldı, iyice sorulup soruşturuldu ama asker üzerinde herhangi bir ize rastlanmadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu anlatınca Padişah rahatladı ve el açıp dua etti:

            “- Ey Allahım! Haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana sonsuz şükürler olsun!”

            Sonra da Yeniçeri Ağasına dönerek şunları söyledi:

            “- Askerlerimden biri dahi sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi seferden vazgeçerdim! Çünkü hay Ağa; haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!”

MUHTEŞEM SÜLEYMAN

            Yıl 1526…

            Fransa Kralı I. Franceois, “İsapanya Kralı ve Almanya İmparatoru” unvanlarını taşıyan Charles Quint’e esir düşmüştü. Fransa Kralı, annesi Luiz de Savua aracılığı ile, Jean Frangipani isimli elçiyi Kanunî Sultan Süleyman’a göndererek yardım istedi. Elçi hem Fransuva’dan hem de annesinden birer mektup getirmişti.

            Avrupalılar tarafından “Muhteşem Süleyman” adıyla anılan Kanunî, mektupları okuyup elçiyi dinledikten sonra şöyle bir mektup yazdı:

            “Ben ki; Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Rum’un ve Dulkadır Vilâyeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin -ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dahi ateş saçan kılıcımla fetheylediğim nice diyarın- Sultanı ve Padişahı Sultan Bayezıd oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.

            Sen ki, Françe Vilayeti’nin Kralı Françesko’sun!

            Sultanların sığınma yeri olan kapıma, sadık adamın Frankipan ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp “’Memleketinizin düşman istilasına uğradığını, zindana atıldığınızı bildirip kurtarılmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istemişsiniz. Her ne ki demiş iseniz; yüksek katıma arz olunup teferruatıyla öğrendim.

            Padişahların bozguna uğraması ve hapsedilmesi şaşılacak şey değildir: Gönlünüzü hoş tutup hatırınızı incitmeyiniz.

            Ulu Ecdadımız daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp her zaman memleketler ve sağlam kaleler fetheyleyip gece – gündüz demeden atımız eğerlenmiş, kılıcımız  kuşanılmıştır.

            Allah hayırlar versin ve iradesi ne ise o olsun. Bunun dışındaki durum ve haberleri  adamınızdan sorup öğrenesiniz, vesselâm!..”

AĞZINLA KUŞ TUTSAN NAFİLE!

            Yine o yıllar…

            İstanbul’da bulunan Fransız Elçisi çok acele Kanunî Sultan Süleyman’la görüşmek istiyor. Huzura kabulü için bir türlü işaret gelmeyince yerinde duramıyor ve görevlilere bin bir türlü dil döküyor, yalvardıkça yalvarıyor. Sonunda Saray’ın Kızlar Ağası Elçi’ye çıkışıyor:

            “- Siz Fransızlar ne lâf anlamaz şeylersiniz yahu!

            Şevketlû Sultanımız bugün çok hiddetli. Demincek sizden bir Frenk hokkabaz burada idi. Adamcağız külahının altından tavşanlar çıkardı, alev alev yanan demir çubukları ağzında söndürdü, sekiz arşın uzaklıktaki iğneye iplik taktı, havaya  kuş uçurup bir şeyler söyledi, kuş geri gelip ağzına kondu; bu kuşu ağzıyla ayaklarından yakaladı da Sultanımız onu bile huzurundan kovdu. Senin anlayacağın; ağzınla kuş tutsan nafile. Yalnız, daha büyük hünerlerin varsa söyle de Zat-ı Şâhâne’ye arz edeyim!”

            Alaaddin Paşa yanındakilere baktı ki, zamanın büyükleri de söylediklerini uygun buldular. O, yalnızca küçük bir köy diledi, Orhan da istediği köyü verdi.”

CASUS’A  HER NE İSTİYORSA GÖSTERİN!

            Yıl 1529…

            “Şarlken”  adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı  Charles Quint’in elçisi olarak 7 yıl boyunca Türkiye’de kalan Oger Ghislain de Busbecg, “Türkler; tarih boyunca düşünülebilecek en kudretli orduya sahipler” diyordu.

            İşte bu ordu, Budapeşte önlerine gelip şehri kuşatmıştı. Etrafta dolaşan şüpheli birini yakalayan askerler onu Baş Vezir İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkardılar. İbrahim Paşa bu yabancı adama sordu:

            - Sen kimsin?

            - Kral Ferdinand’ın Subayıyım!

            - Demek casusluk niyetiyle geldin… Pekî, ne öğrenmek istiyorsun?

            - Ordunuz hakkında her şey!

            - Anlaşıldı… Var git; istediğin bilgileri topla!

            İbrahim Paşa adamlarına dönüp emir verdi:

            - Bu casusa istediği her şey gösterile ve sorduğu her soruya cevabı verile!

            Söylenenler yapıldı, casusa her türlü bilgi verildi. Adam gördükleri karşısında şaşırıyor, hayretini gizleyemiyordu. Tekrar huzura çıkarılınca hayranlığını İbrahim Paşa’ya da anlattı. Şaşırmış ve korkmuştu. İbrahim Paşa gülerek elini uzattı ve casusu yolcu etti:

            - Var git de gördüklerini Kralına anlat!

            Engin ve zengin tarihimizde elbette daha  pek çok ibret dolu olay  var. Ancak AB tartışmalarının merkezinde genel olarak  Kıbrıs bulunduğu için noktayı onunla koyuyorum:

              - KIBRIS’I KAÇA SATARSINIZ?

             - ALDIĞIMIZ FİYATA!..

            Yıl 1570…

            Ak Deniz ve Ege henüz birer  “Türk Gölü” haline gelmediği için Kıbrıs Adası  Venediklilerin elinde bulunuyordu. Kanunî Sultan Süleyman’dan sonra tahta çıkan İkinci Selim ilk büyük icraat olarak Kıbrıs’ı almak istedi.

            Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa komutasındaki Türk ordularının 2 Temmuz 1570’te Limasol’u almalarıyla başlayan fetih harekâtı  31 Temmuz 1571’de Magosa’nın alınmasıyla sona erdi. Yani bir yıl bir ay süren kuşatma  sırasında çok çetin savaşlar oldu ve binlerce şehit verildi. Kısacası kan dökerek, can vererek aldığımız Kıbrıs bize çok pahalıya mal oldu.

            Kıbrıs’ın maliyeti bununla da kalmadı. Akdeniz ülkelerinin hepsi için büyük stratejik önemi olan Kıbrıs’ın elden çıkması Haçlı ruhunu harekete geçirdi. İspanya Kralı, Venedik Doç’u ve Papa aralarında anlaşarak büyük bir donanma hazırladılar.

            Bu sırada Osmanlı donanmasının önemli bir bölümü Ege’deki İnebahtı Limanı’nda bulunuyordu. Bu Liman’a baskın düzenleyen Haçlılar, gemilerimizin çoğunu yakıp kaçtılar. Padişah, “Üç – dört ay içinde daha güçlü bir donanma yapıla!” diye ferman buyurunca Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Kılıç Ali Paşa endişelenmişti. Endişelerini Baş Vezir Sokullu Mehmet Paşa’ya   bildirince şu cevabı aldı:

            “- Paşa Hazretleri!

            Bu devletin kuvvet ve kudreti o derecedir ki, donanmanın bütün direkleri gümüşten, halatları ibrişimden ve yelkenleri dahi atlastan yapılmak ferman olunsa yeridir. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel; benden al!”

            Venedikliler ise bu durumu değerlendirerek Osmanlıları anlaşma yapmaya zorlayacaklarını umuyorlardı. Sokullu Mehmet Paşa, nabız yoklamak için kendisine gelen Venedik Elçisine de şu cevabı verdi:

            “- Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle sakalımızı tıraş etmiş oldunuz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal eskisinden daha gür olarak çıkar!”

Yıl, 1850 - 60

            Osmanlı İmparatorluğunun son dönemleri… Sadrazam Keçecizâde İzzet Fuat Paşa’nın Rusya’da bulunduğu bir sırada Rus Çarı  kendisine takıldı:

            - Paşa! Şu Girit Adası’nı bize satsanız!..

            - Hayhay; satalım!

            - Kaça satarsınız?

            “- Aldığımız fiyata!..”

            Bu fiyatın binlerce şehit ve hesabı belli olmayan maddî yük olduğunu bilen Rus Çarı ancak tebessüm etmekle yetindi.

            Sonra ne mi oldu?

            Rus Çarı ile Fuat Paşa’nın konuşmalarının üzerinden yaklaşık 50 - 55 yıl geçmişti ki; fiyatına paha biçilemeyen, topraklarının ve sularının derinliklerinde hâlâ Türk şehitlerinin kanı bulunan Girit masa başı oyunlarıyla Rumlara peşkeş çekildi.  Şimdi AB’den “müzakere tarihi” aldık ya;  artık, “Kıbrıs’ı ancak aldığımız fiyata satarız”  bile diyemeyiz!

ATATÜRK VE KIBRIS

            20 Ekim 1927…

            Güney’de yapılan askerî bir tatbikatı izleyen Mustafa Kemal Atatürk etrafında bulunan subaylara sordu:

            - Türkiye’nin yeniden işgal edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede mukavemet ettiğini farz edelim. İkmal yollarımız ve imkânlarımız nelerdir?

            Subaylar değişik görüş ve düşünceler ileri sürdüler. Atatürk hepsini sabırla dinledikten sonra elini haritaya uzatarak Kıbrıs’ı işaret etti; şöyle seslendi:

            - Efendiler! Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir!

            Ve bir hatıra…

            Atatürk döneminde İstanbul Vali Muavini olarak görev yapan Kıbrıslı Şevket Yurdakul anlatıyor:

            “Atatürk; tanımadıklarının adlarını soyadlarını sordu. Sıra bana gelince adımın Şevket, soyadımın da Yurdakul olduğunu arz ettim. Derhal, ‘Mehmet Emin Yurdakul ile bir yakınlığımın olup olmadığını’  sordu. ‘Kıbrıslı olduğumu’ beyan edince ‘Neden Yurdakul soyadını aldığımı’ sordular. ‘Kıbrıs’ın; yurt için ve bilhassa İstanbul için İngilizlere köle (kul) olarak verildiğini, ben de o toprakta doğduğum için Yurdakul soyadını aldığımı’ açıkladım. Bu anda Atatürk şimşek gibi çakan gözlerini gözlerimin içine dikerek şunları söyledi:

            - Yakında orası da kölelikten kurtulacaktır!

            Sonra Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a dönerek; ‘Duyuyor musun Aras, Kıbrıslıların duyduğu hasreti, üzüntüyü?’ buyurdular.”

            Biz ise âkıbeti meçhul hatta muhâl olan bir “sevda” uğruna başta Kıbrıs’a ömrünü veren Muhterem Denktaş olmak üzere aklıselim sahibi Kıbrıslıları yeni hasretlere ve üzüntülere itiyoruz.  Yazık; çok yazık!..

            ……………………………………

            İşte böyle efendim…

            Bizim neslin basîreti bağlandı. Bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyâmete. Peygamber Efendimiz, “Nerede bir kötülük görürseniz onu elinizle önleyin. Elinizle önleyemezseniz dilinizle önleyin. Dilinizle de önleyemezseniz kalbinizle buğz (nefret, kötüleme) ediniz” buyuruyordu. Öyle bir haldeyiz ki, kalkıp söylesek  “delisiniz” diyorlar, yatıp uyusak “ölüsünüz!” Ben çareyi yazmakta buldum. Zaten -karınca kararınca- en iyi yaptığım iş de bu. Yalnız bu “mektup” 2014 yılına ulaştığı zaman okunup okunamayacağını bilemiyorum. Bizler hiçbir şey yapamazsak ve toplumdaki yozlaşma, dilimizdeki bozuşma bu hızla giderse ve bir gün gelip herkes “oha falan” olursa yandık demektir.

            Ben yine de gelecek Türk nesline güveniyorum. Onların İçinden mutlaka Bilge Kağan misali bir yiğit çıkıp “Titreyin ve kendinize dönün!” diye haykıracak, Türk Milleti de bu çağrıya uyacaktır.

            En içten sevgi ve saygılarımla…

24 Aralık 2004
Ankara
Osman OKTAY 


 


 



ÜYE GİRİŞİ
 Beni Hatırla
twitter facebook
E-Bülten
Arama Yap
İLK YAZI (Meriç COŞKUN)
Bizler çok eski dostlarız. Bizleri bir araya getiren fikrî beraberlik yani Türkçülük mefkûresi, dünya var oldukça, Bilge Kağan’ın deyişiyle “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe” ilânihaye devam edecek bir ülkü beraberliğidir. Bizlerin bir özelliği daha var. Bu ülkü beraberliği “pazara kadar değil, mezara kadar” ifadesi ile ilk nazarda kararlı bir deyiş gibi görünse bile, bizlerin beraber...
AMAÇ (Salih DİLEK)
Biz 12 Eylül’den evvel Ülkücü mücadelede fiilen bulunmuş, vatanımız ve milletimizin menfaatleri doğrultusunda hiç bir fedakârlıktan kaçmamış bir dönemin mensublarıyız. Yaşlarımız 50'nin üzerinde. 80 yılına kadar mücadele ortamı içerisinde bir hayli müşterek hâtıralarımız olmasına rağmen hayat telâşı içerisinde birbirimizi ihmâl ettiğimizin farkında...
STRATEJİK VİZYON (Aksakallılar)
Dünya’nın en gözde, fakat belâlı bir coğrafyasında yaşamaktayız. Bu coğrafyada bizden evvel yaşayan milletlerin, ne kendilerinden, ne de kültürlerinden bir eser kalmamıştır. Bu coğrafyada yaşayabilmek için çetin ceviz olmak lazımdır. Dedelerimiz bu noktaya çok dikkat etmiş ve binlerce yıl evvel, Bilge Kaan Başbuğumuz ”Ey Türk, üstte gök çökmedikçe,...
NAMAZ VAKİTLERİ
Son Eklenen Videolar
KURTBOĞAZI ERKENEKONDAN ÇIKIŞ ŞÖLENİMİZ
"Bir Ülkücülük Hikayesi" - Salih DİLEK - 1.2.2014 - Ocakbaşı Sohbeti
FETHİYESPORLU VE KARŞIYAKALI TARAFTARLAR KARŞILIKLI OLARAK ANDIMIZI OKUDU
NEVZAT KÖSOĞLU CENAZE TÖRENİ
ANDIMIZ
Hakkımızda | Üyelik Koşulları | İlk Yazı | Amaç | **STRATEJİK VİZYON BELGESİ** - **AKSAKALLILAR**
Her Hakkı Saklıdır © 2013 eskimeyendostlar.net