Eskimeyen Dostlar
MAKALELER
BÖLÜMLER
ETKİNLİKLER
DUYURULAR
1407 'kez okundu.
2008-12-17
İDEAL - İDEALİZM VE MİLLİYETÇİLİK DR.FAHRİ ATASOY

FİKİR MEYDANI

İDEAL, İDEALİZM ve MİLLİYETÇİLİK
Dr. Fahri ATASOY

Türk Yurdu Dergisi, cilt 28, sayı 256, Aralık 2008, s. 10 – 13

Tartışmalar ve açıklamalar kavramlara dayalı yapılır. Kavramlar, zihnin dış dünyayı algılama ve adlandırma araçlarıdır. İnsan zihni bu kavramlar ile algılar, anlamlandırır ve düşünür. Onun için kavramların doğru kullanılması çok önemlidir. Doğru kullanım, doğru anlaşılmayı ve doğru tartışmayı da beraberinde getirir. Aksi takdirde gerçeklerden uzak bir tartışma ortamı ortaya çıkar. Bu ise insanları doğru bilgiden uzaklaştırır. Onun için anlamak ve bilmek için yapılan bir çalışmada, temel kavramların doğru anlaşılması ve yerli yerinde kullanılması şarttır. Bu durum fikir hareketlerinin kendisini konumlandırdığı kavramlar dünyası için de böyledir. Sistematik bir fikri savunan bireyler, bu fikrin dayandığı temel kavramları doğru öğrenmek, doğru kullanmak mecburiyetine sahiptir. Ayrıca yerleşik ve anlamı konusunda mutabakat oluşmuş olan kavramları istediğimiz gibi de kullanamayız. Kullanırsak, bu halde kavrama yeni bir anlam yüklemesi yapıyoruz demektir. Bu ise hemen oracıkta kavramı bizim anladığımız şekilde bir anlam içeriğine sahip kılmaz. Bu çabamız, böyle bir gelişmeye neden olsa bile kavramın bizim önerdiğimiz şekilde yeni bir anlam dünyasına sahip olması için geçmesi gereken bir süre vardır.

Kulaktan duyma ve tesadüfî bilgiler ile kavramların muhtevasını öğrenmek oldukça zordur. Özellikle muhtevası üzerine yoğun incelemeler ve tartışmalar yapılan fikri ve bilimsel kavramlar için bu zorluk çok daha fazladır. Bu bakımdan kavramların günlük dildeki kullanımı ile bilimsel anlamları arasında örtüşme sağlanamazsa anlam kaymaları olur. Bu da konu üzerinde yanlış anlaşılmalara yol açabilir. Ülkemiz fikir dünyasında maalesef bu yanlışlıklar çok fazla yapılmakta ve bunun sonucu olarak çoğu kez doğru zeminden uzaklaşılmaktadır.

Kavram tartışması felsefe içinde mantık disiplinine dayanır. Bilimin ve düşüncenin temel araçları olan kavramların mahiyetini, mantık ile kontrol edebiliriz. Hem bilimde, hem de felsefede bunun için bir mihenk olarak mantığa başvururuz. Düşünmenin bir aleti olarak mantığı kullanırız. Felsefenin “muallim-i evveli” Aristo’nun tabiriyle mantık, düşünmenin temel aracıdır. Bu ilkeler hem İslam hem de Batı dünyasında genel kabul görerek kullanılmıştır. Bilim ve felsefe, mantık üzerinde gelişmiştir. Mantık ile kavramları doğru bilgiye ulaşmakta kullanırız. Dolayısıyla bilgiye ulaşmada ve bilgiyi aktarmada bu yol çok önemlidir.

Bu girişten sonra, zihnimizde problem olarak yer alan ve son aylarda Türk Yurdu dergisinin sayfalarında tartışmaya açılan bazı kavramlar üzerinde bir kere daha konuşmaya başlayabiliriz kanaatindeyiz.

Türkiye’de ideal (ülkü veya mefkûre) kavramı, felsefi tartışmaların dışında sosyal ve siyasi muhtevalara sahip bir kavram olarak kullanılagelmiştir. Milliyetçi düşüncenin önde gelen isimlerinden ve Türkiye’de sosyolojinin kurucuları arasında yer alan merhum Ziya Gökalp, millet ve milliyetçilikle bağlantılı olarak ‘mefkûre’ kavramını kullanır. Ona göre mefkûre millet tarafından tarih içinde yaratılmış olan ortak istikbal hedefleridir. Mefkûre Türkler için ortak milli hedef olarak ‘Kızıl Elma’dır. Bu kızıl elma hedefi tarihi dönemlere göre değişiklik gösterir. Milletin içinde bulunduğu sosyal şartlara göre şekillenir. Milli mefkûre sıradan bir hedef değil, milletin bütün fertlerine ortak heyecan veren ve ortak irade oluşturan, kutsallık atfedilen bir hedeftir. Ulaşılması zordur ama imkânsız değildir. Ütopik - rasyonel bir kurgu değildir. Bu hedef milletin içinde bulunduğu imkânlar ve şartlara göre değişiklik gösterebilir. Bu yüzden mefkûre tamamen sosyolojik anlamıyla reel bir zemine istinat eder; çünkü insan ve insan toplumları ile ilgili bir haldir.

Felsefede ise ideal sözü ‘idea’ kavramına bağlı olarak anlam kazanır. Buradaki idea kavramı ilkçağ felsefesinde Platon tarafından varlığın temel (ontolojik) ilkesini açıklamak için kullanılır. Platon’a göre idea, zihnimizdeki imgeler (fikirler) gibi maddi olmayan ve maddeden bağımsız formlardır. Bu formların bilgisine biz ancak aklımızla ulaşabiliriz. Hatta aklımıza doğuştan bu bilgilerin bir kısmı verilmiştir. İdeaların bilgisini aklımızda zaten taşıyoruzdur ama farkında değilizdir. Evrendeki her şeyin var olma biçimi ancak idea cinsinden gerçektir. Bizim gördüğümüz ve algıladığımızı zannettiğimiz nesneler gerçekte var değildir. Asıl gerçeklik olan ideaların yansımaları, yani gölgeleridir. Maddi dünya sadece gölgeden ibaret olduğu için aldatıcı, değişken ve geçicidir. Asıl ve kalıcı olan idealar alemidir. Buradaki idea kavramına bağlı olarak kullanılan ideal kavramı da Platon’un düşündüğü gibi zihinde canlandırılan tam ve mükemmel olana karşılık olarak kullanılır. Zaman içinde diller ve kültürler içinde benzerlik kurularak farklı anlamlar kazanmıştır. Fakat esasta idea kavramı ile ilişkilidir.

İdealizm kavramı da felsefede Platon’un varlık açıklamasını ifade etmek için kullanılır. İdealist felsefe, varlığın esasını maddede değil de idealarda kabul eden felsefedir. İdealizm düşünce tarihi boyunca varlığı açıklamak için kullanılan görüşlerin ana referansından birisi olmuştur. Günümüze kadar da kullanılmıştır. Günlük kullanıma da buradan mülhem geçmiştir. Dolayısıyla kavramın doğru anlaşılması için bu irtibatının göz önüne alınması gerekir. Türkçeye de olduğu gibi geçen ‘idealizm’ kavramı asıl kullanıldığı felsefi anlamından biraz uzaklaşarak özel bir anlam kazanmıştır. Bizim fikir dünyamızda bu anlamı ile daha çok kullanılır olduğu için bu nokta üzerinde durmakta fayda vardır. İdealizm bu anlamda ‘ülkücülük’ kavramının karşılığı olarak kullanılmaktadır. Felsefi idealizmden, siyasi ülkücülüğe uzanan yolda kavramın taşıdığı anlamlara bakmak gerekir.

Ülkü bir gayeyi ifade eder. Bu gaye maddi bir amaçtan çok, zihinde canlandırılan ve kutsallık atfedilen hedefleri içerir. Dünyevi maddi hedefler için ülkücülük kullanılmaz. Dolayısıyla ülkücülük; felsefi idealizmdekine benzer şekilde maddi alemden üstte olduğu düşünülen manevi dünyayla ilgilidir. Bu manevi dünya zihinde yer alan fikirler gibi var olan bir dünyadır. Bu dünyanın içeriğini insanın rasyonel kurguları doldurduğu gibi, içinde bulunduğumuz kültürün değerler sistemi de doldurabilir. İnsan yüce bir yaratıcının varlığına mensubu olduğu dinin bilgileri ölçüsünde inanır ve zihninde Tanrı fikrini oluşturur. Bu Tanrı fikrine bağlı olarak inandığı dinin bilgileri ve bu bilgiler doğrultusunda toplumsal hayatta yaratılan kültür, insanın manevi dünyasını oluşturur. Zihinde, kültürden kazanılan fikirlere ilave olarak yaratıcı kişiliğin ürünü kurgusal fikirler de yer alır. Bunların toplamı, birbirleriyle irtibatlı ve hatta birbirinden ayrılması zor olan fikirler dünyasını oluşturur. Sadece büyük fikir adamalarında rasyonel kurgusal boyut ön plana çıkar. Ülküyü ve ülkücülüğü belirleyen iki ana kaynak buraya dayalıdır.

Türk Yurdu Dergisinin 253. (Eylül 2008) sayısında değerli felsefeci Milay Köktürk’ün yazısına başlık olarak seçtiği “Kurgusal İdealizm mi, Akılcı İdealizm mi?” ayırımı, ‘idealizm’i doğru anlama sorunumuz olduğunu gösterdi. Bu yazıya atfen Ekim sayısında yine Dergimizin değerli yazarlarından Süleyman Eryiğit bir eleştiri yazısı yayınladı. Bize de bu konudaki muğlâk kalan noktaları tekrar masaya yatırmak düştü. Çünkü ortada ciddi anlamda yanlış anlamaya sebep olabilecek eksik bilgiler ve fikirler dolaşmaya başladı. Tartışmanın kastı aşmaması için tekrar doğru bir zemine oturması gerekti ve bu satırlar buna katkı sağlamak amacıyla kaleme alındı.

İdealizm kavramı, işte bu çerçevede yanlış anlaşılmalara çok uygun görünüyor. Köktürk yazısının başında felsefi idealizm ile idealcilik olarak altını çizdiği ülkücülüğü birbirinden ayırıyor. Yazısının devamında, ülkemizde bir siyasi hareket olarak yer alan Ülkücülüğü, tarihi seyri içinde tahlil etmeye girişiyor. Bu tahlilde yanlış anlamalara yol açabilecek “Don Kişot da bir idealistti” gibi bazı benzetmeler kullanıyor. İdealizmin ülkemizde, 12 Eylül öncesinde hayalperestliğe varan gerçek dışılığa yöneldiğini iddia ediyor. Problem de burada çıkıyor. Tarihsel süreçte ve sosyal alanda gözlemlenen davranışlarla, olması gerekenlerin zihinsel kurgusu olan idealizm kavramı arasında haksız bir analoji kuruyor. Dolayısıyla haklı eleştirilerinde ve tespitlerinde bile, tabir caizse açığa düşüyor.

İdealizm doğası gereği yukarıda işaret ettiğimiz gibi, toplumun tarihi birikimine ve şartlarına göre rasyonel kurguya dayalıdır. Bu kurguda kutsallık atfedilen hedeflere ulaşmada uygulanabilir akılcı yöntemler yer alır. Gökalp’ın mefkûre kavramı için Türk milletinin kutsal hedefi olarak ‘Kızıl Elma’yı göstermesi buna örnektir. Türk milleti için tarihin değişik dönemlerinde, kutsallık atfedilen, ulaşılması zor ama ulaşılabilir olan somut hedefler, Kızıl Elma olarak kabul edilmiştir. Bu hedefin milletin fertleri tarafından benimsenmesi ve gereğinin yerine getirilmesi büyük zaferlere yol açmıştır. Bu zaferler hayali olmadığı gibi mucize de değildir. Son derece zor görünmesine rağmen imkânsız olmadığı için idealizm büyük başarılara yol açmıştır. Ama bu başarılara ulaşılıncaya kadar büyük emek ve fedakârlık gerekmiştir.

Burada idealizmi doğru anlayabilmek için kurgunun boyutuna bakmak gerekir. Ortada bir kurgu varsa sistematik akıl olması gerekir. Sistematik akıl olmadan kurgu yapmaktan bahsediyorsak eğer,  bu olsa olsa serbest hayal kurma olur ki; bu tür kurgular idealistlik değil hayalperestlik olur. Don Kişot’un durumu işte böyle bir hayalperestliktir. Hayal kurmakta mantıklı hedefler ve gerçeklik alemiyle bağlantı şart değildir. Bir insan pekâlâ Kaf Dağının ardında olduğuna inandığı Peri Padişahının kızını almak için ordular kurarak seferler düzenleyebilir. Sonuçta böyle bir şey imkânsız olduğu için harcanan emekler ve hayatlar boşa gidecektir. Burada imkânsızın başarısından söz edilemeyeceği için hüsranlar yaşanacaktır.

Diğer taraftan kurgunun salt aklî hali de vardır ki, bu da karşımıza ‘ütopya’ olarak çıkar. Ütopya son derece akli bir kurgudur. Her şeyi düşünülmüş bir plan gibidir. Sadece gerçek hayatla ve dünyayla bağlantısı yoktur ve uygulanması imkânsızdır. Ütopya akıl ile kurgulanmış, insana son derece cazip duygular uyandıran bir hayalperestliktir. İnsanın düşünme ufkunun sınırsızlığını deneme fırsatı verir ama sonuç vermez. Gerçek dünyada ütopya kurmaya çalışmak idealizm değil, olsa olsa deliliktir. Bazen idealistler için de deli dendiği olur ama idealist zoru başarma kararlılığında bir çılgındır. Bir yazarımızın İstiklal Savaşımızdaki başarılı mücadelemizi anlatmak için kullandığı ‘Çılgın Türkler’ benzetmesi bu anlamda doğrudur. Buradaki çılgın Türkler, hayalperest Türkler değil, savaşı imkânsız gibi görünmesine rağmen inançla, azimle ve akılla kazanmayı başaran idealist Türklerdir. Savaşı kendi savaş şartları içinde nasıl kazanılması gerekiyorsa öyle hazırlık yaparak kazanmışlardır. Durup dururken ilahî bir el mucize yaratmış değildir. Canları pahasına ve kanlarının son damlasına kadar savaşmayı göze almışlar, hazırlıklarını yapmışlar ve iradelerini ortaya koymuşlardır. Bir idealist için hedefe ulaşma inancı, azmi ve hazırlığı olmalıdır. İdealizm zaten gerçeklikle ilgili bir kavram olarak olması gerekenleri içinde barındırır.

Bazı kavramlar arasında anlam benzerlikleri ve çok küçük farklar vardır. O yüzden zihinlerde karışmalarını engellemek zordur. İdealizm kavramı da hayalperestlik ve ütopya ile bu şekilde bir ilişki içindedir. Fakat gerçek idealizm mutlaka gerçekliğin zihindeki bilgisine paralel olmalıdır. Gerçeklikten uzak ve kopuk bir idealizmden söz etmek yanlış olur. Ülkücülük anlamındaki idealizm de mutlaka sosyal gerçekliğe ve mantıklı kurgulara dayalı olmalıdır. Osmanlı bir aşiret beyliğinden üç kıtaya hükmedecek büyük bir çınar olma idealini içinde inançla taşımıştır. Ama bu hayalin gerçekleşmesi asırlar almıştır. Milletlerin hayatındaki hedefler bu anlamda bireysel ömürlerle sınırlı tutulamaz. Dolayısıyla hayal gibi görünen hedefler gerçeklere uygun ve mantıklı adımlarla bir bir gerçekleştirilmiştir. Buna en somut örnek İstanbul’un fethidir. İstanbul, Müslüman kavimler için Hz. Peygamberin müjdesinden ve işaretinden dolayı bir ideal; bir hülya; bir hedef olmuştur. Türkler için bu hedef ‘Kızıl Elma’ haline gelmiş ve kutsal bir ülkü olarak benimsenmiştir. İstanbul’u almayı hedeflemek bir idealizmdir. Bu idealizm ki, Osmanlı Türklerine tarihin en büyük stratejik savaş başarısını getirmiştir. Bu başarı için rasyonel olarak yapılması gereken her şey hesaplanarak yapılmıştır. Anadolu Hisarı’nın karşısında Rumeli Hisarı’nın inşa edilmesi, gemilerin karadan Haliç’e indirilmesi, surları yıkabilecek topların döktürülmesi gibi birçok önemli adım, fethin gerçekleşmesi için atılmıştır. İdealizm bunu gerektirir. Bu noktada hayal ve ütopya ayırımını yapmak için bu somut örnek konuyu netleştirir. Türkler için o tarihlerde İstanbul’u fethetmek hayal değil olmamıştır, ütopya hiç değildir. Stratejik bir hedeftir, idealdir, ülküdür, Kızıl Elma’dır.

İdealizm, birey ve toplum hayatında zor ama gerçekleşebilir hedeflere azim ve kararlılıkla kilitlenmeyi gerektirir. Bu hedefleri belirleyen, bireyin ve toplumun değerler sistemidir. İdeal, felsefi anlamına bağlı olarak maddi olmayan bir anlam taşır. Değişken maddi dünyanın üstünde fikir türünden gerçekliğe bağlı hedefler idealizmi belirler. Dolayısıyla birey veya toplum için idealizm gerçeklere uygun kurgulanır ve kurgulanması gerekir. Bu aşamada, hayalcilik ile ütopyacılığı idealizm ile karıştırmak çok önemli problemler doğurur. Köktürk’ün problem olarak işaret ettiği yer burası olsa gerek.

Komünist bir ideolojiye dogmatik olarak inanan bir devrimci için hayatın gerçekliğine uygun ülkü yok, rasyonel olarak gerçek hayatın dışında kurgulanmış ütopya vardır. İlk bakışta ikisi de aynı kapıya çıkıyormuş gibi görünmesine rağmen ütopya ulaşılması imkânsız hayalî bir kurgudur. Marksizmin dünya cenneti olarak hedefe koyduğu komünal topluma ulaşma yolu ideolojik ve ütopiktir. Son derece rasyoneldir ama gerçekliğe uygun değildir. Dolayısıyla hedef noktasından zaten idealizm ile ayrışmalıdır. İkinci önemli nokta devrimcilerin bu ideolojiye ve ütopyaya kayıtsız şartsız inanmaları ve fedakârlıktan çekinmemeleridir. Bu tavır da insanın aşkın olana bağlanma ve onun uğrunda fedakârlık yapabilme yanına işaret eder. Bununla birlikte buradaki kesin inançlılık, dogmatizm olarak adlandırılabilir ve insanın bu hali çoğu zaman idealizm ile karıştırılmaktadır. Oysa ideal olarak ortaya koydukları model ya da hedefler, bilfiil yaşanmakta olan(cari)gerçekliğe bağlı idealler ve fikirler olmadığı için, devrimcilerin iddiaları, kurgusal olarak rasyonel görünseler de aslında idealizmden uzak kalmıştır. Daha doğrusu devrimcinin ruh hali, hayalinde kendi yarattığı bir dünyanın; tamamen kurgusal bir dünyanın var olacağı inancına yaslanarak bir tür dine; yani kutsallığa bürünen “irreel” bir hali anlatmaktadır. Dolayısıyla bu durumu idealizm ile karşılamak haksızlık olur.

Ülkücülüğü ve milliyetçiliği bu bağlamda değerlendirirken içinde bulunduğumuz duygusallık, bizleri yanılıyor olma tehlikesiyle baş başa bırakabilir. Ama sağlıklı insan acı gerçeklerle yüzleşebilen insandır. Köktürk’ün yaptığını böyle anlamak gerekir. Yani Köktürk, yanlış anlaşılma riskine rağmen biraz da bunu yapmaya çalışmıştır. Bunu bir özeleştiri olarak tartışmamız gerekir. 78 kuşağının ülkücülüğü de bir hayalperestlik üzerine kurulmuş ise ve bundan dolayı insanlar idealizm kararlılığını sürdürememişlerse bunu görebilmek çok önemlidir. Psikolojide bir kural vardır: sağlıklı insan gerçek hayatla bağlantısını normal şekilde sürdürebilen insandır. Gerçeklerden uzaklaştıkça sağlık bozulur ve biraz daha ilerlediği zaman akıl sağlığı için tıbbi müdahale gerekir.

Milliyetçilik, milletlerin hayatında en güçlü idealizmdir. Milliyetçi fertler şahsi çıkarlarının ve dünyevi hırslarının üstünde gördükleri milli değerlere ve milli ülkülere göre davranışta bulunurlar. Bunu yaparken de inanç zafiyeti göstermezler. Günübirlik ve geçici heveslere tevessül etmezler. Milletin gücünün ve şartlarının üstünde hayallere kapılmazlar. Milleti için hayaller kurarken bile tarihi tecrübelerden ve makul akıldan faydalanırlar. Milliyetçi aydınlar ve önderler Milletin zor durumlarında, gerçeklere dayalı rasyonel çözümler üretmeye çalışırlar. Bununu en iyi örneklerinden birisi Osmanlı’nın son döneminde yapılan tartışmalarda görülebilir. Türkçü aydınlar Osmanlının kurtuluşu için öne sürülen Osmanlıcılık ve İslamcılığın hayalcilik olduğundan bahisle, kurtuluşun ve gerçek ülkünün Turan olduğunda ısrar ederler. Fakat milliyetçilerin içinden çıkan bazı aydınlar ise bunun da hayal olduğunu ve milli hedeflerin uygulanabilir olması gerektiğinden yola çıkarak Anadoluculuğun daha reel hedef olabileceğini belirtirler. Sonunda milli mücadele verilir ve Türkiye Cumhuriyeti kurularak Osmanlıdan çok küçük bir parça yurt toprağı kurtarılabilir. Bu kurtuluşu sağlayan da bir avuç idealist milliyetçidir. İnançlarından zerre kadar taviz vermedikleri için zafere ulaşabilmişler ve toplumu arkalarından sürükleyebilmişlerdir.

Burada Anadolucuların eleştirdiği Turancılığın, gerçeklere çok uzak ve imkânsız bir hayal olup olmadığının sorgulamasını da yapmak gerekir. “Enver Paşa bir idealist miydi, yoksa hayalperest miydi?” sorusunun cevabı burada saklıdır. Yukarıda milletlerin hayatında saklı olan ülküler insan ömrüyle kıyaslanmaz demiştik. Dolayısıyla hemen başarılı sonuç alınması gibi bir hedef, idealizme uygun düşmez. Büyük zaferler, gerekli hazırlıklar ve azimle sürdürülen mücadeleler ile elde edilir.  Sovyetler Birliği yıkılıncaya kadar, bazıları tarafından hayal tonları ağır basan bir düşünce olarak görülen Turancılığın, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından ortaya çıkan ve Turan kültür coğrafyasına dahil edilebilecek olan çok sayıda ülkenin bu gün için mevcudiyeti, bu hedefin hayal değil ideal olduğunu göstermiş olduğu gibi, yine var olan reel şartlar, bu hedefi ideal yapmaya yetecek kadar veri ve cesaret de sunmaktadır. Dolayısıyla Enver Paşa’nın yüzyıl önce olabileceğine inandığı Turan idealini, belki biz de kimilerinin yaptığı gibi bundan elli yıl önce, gerçekliği olmayan bir hülya olarak yorumlayabilirdik. Fakat ortaya çıkan gerçeklik bizim Turan konusunda tekrar düşünmemizi gerektirmektedir. Artık Turan idealinin bir somut gerçekliğe dayandığı ortadadır. Belirsiz olan bu idealin nasıl gerçekleştirilebileceğinin akılcı kurgusunun yapılabilmesi ve yol haritasının hazırlanmasıdır.

Tekrar 80 öncesinin ülkücülüğüne dönecek olursak; Köktürk’ün iddia ettiği gibi “kurgusal idealizm insanlarımızı hayal alemine mi götürmüştür?” sorusuna cevap aramamız gerekmektedir. Nizam-ı Âlem ülküsü veya “Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” gibi kulağımıza hoş gelen uzak idealler insanlarımızı yanılttı mı? Bu uzak idealler romantik hayaller miydi, kurgusal ütopyalar mıydı?

Cihan Devletini kaybetmiş ve yeni Türkiye Cumhuriyeti ile teselli bulmaya çalışan bir Türk milleti, ülkü (ideal) olarak o günün şartlarında tekrar cihan hâkimiyetine yöneltilebilir miydi? Fiili duruma baktığımızda; yeni devletini kurmasına rağmen yaralarını henüz saramamış, kalkınma hamlelerini bir türlü gerçekleştirememiş, toplumsal bütünleşme bir tarafa; gittikçe zihniyet bölünmelerine ve sonuçta iç çatışmaya düşmüş bir manzara karşısında cumhuriyetin ilk yıllarında devlet aklı açısından belki bu tür hedefler koymak ve buna uygun siyasetler yürütmek mümkün olmamış olabilir; bu da anlaşılabilir. Bu manzarada idealizmi gerçeklik üzerine inşa etmenin zorluğu da ortadadır. Kaldı ki böyle de olmamıştır: Mustafa Kemal’in onca sorun içerisinde aynı zamanda Turan idealine sahip olduğunu ve bunun için tohumlar atmaya çalıştığına dair yeterince sağlam tarihi veri de bulunmaktadır.

80 öncesine gelindiğinde, ülke insanlarının kafasında var olan zihniyet bölünmesi sonucu ülke gençlerinin, bugün gerçek olup olmadığı tartışmalı hale gelen(aslında getirilen) ciddi bir komünist saldırıyla karşı karşıya kaldığını ve bunun kısmen sonucunun alındığını tespit etmemiz gerekmektedir. Çünkü o gün için komünist bir blok vardır ve tüm Türk dünyası neredeyse bu komünist imparatorluğun sömürüsü altındadır. Bu durumda milleti, devleti ve kutsal değerleri koruma azmi ve kararlılığı ile mücadeleye girişen ülkücülerin motive edildiği hayallerinin irreel olduğunu söylemek anlamlı olmamaktadır. Bununla birlikte bu kesimde, 1980 sonrasında alınan darbeler onların idealizmi bakımından da zihinlerinde bir zedelenme meydana getirmiş olmasını normal karşılamak gerekir. Kaldı ki Ülkücüler bu travmaları yaşarken “Devrimciler ne oldular, şimdi neredeler ve nasıl pozisyon alıyorlar?” buna da bakmak gerekir. Çünkü bu tespitleri(veya sorgulamaları) yapmak, travmanın ve sonuçlarının da ne kadar insana dair olduğunu bize gösterir. Dolayısıyla özellikle darbe sonrası insanların hayal kırıklığı yaşaması ve buna bağlı olarak bazılarının idealizminin yıkılması, anlaşılabilir bir şeydir.

Bununla birlikte, bu sorgulama kutsallarımıza ve hatıralarımıza halel getirmez. Aksine yeniden yola revan olabilmemiz için inançlarımızı tazelememizi ve gerçekçi somut hedeflerle yolumuza tekrar koyulmamızı getirir. Bugünün şartlarında belki Kızıl Elma’mızı yeniden tanımlamamız ve bu kutsal hedefe milletçe inanarak yürümeye başlamamız buna bağlıdır. İnsanlarımızın aldatılmışlık duygusundan kurtularak, gerçekçi bir mücadeleye idealistçe destek vermesi, milletin istikbali için de son derece önemlidir. Aldatılmışlık duygusu, insanlarda paranoya meydana getirir ve sürekli düşman ve hain aramaya iter. Hâlbuki idealist insanlar hedefe kilitlenir ve kararlı bir şekilde engellere takılmadan mücadeleye devam eder. İdealist insan aynı zamanda “zafere değil sefere memur olduğunu” da bilen insandır.





ÜYE GİRİŞİ
 Beni Hatırla
twitter facebook
E-Bülten
Arama Yap
İLK YAZI (Meriç COŞKUN)
Bizler çok eski dostlarız. Bizleri bir araya getiren fikrî beraberlik yani Türkçülük mefkûresi, dünya var oldukça, Bilge Kağan’ın deyişiyle “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe” ilânihaye devam edecek bir ülkü beraberliğidir. Bizlerin bir özelliği daha var. Bu ülkü beraberliği “pazara kadar değil, mezara kadar” ifadesi ile ilk nazarda kararlı bir deyiş gibi görünse bile, bizlerin beraber...
AMAÇ (Salih DİLEK)
Biz 12 Eylül’den evvel Ülkücü mücadelede fiilen bulunmuş, vatanımız ve milletimizin menfaatleri doğrultusunda hiç bir fedakârlıktan kaçmamış bir dönemin mensublarıyız. Yaşlarımız 50'nin üzerinde. 80 yılına kadar mücadele ortamı içerisinde bir hayli müşterek hâtıralarımız olmasına rağmen hayat telâşı içerisinde birbirimizi ihmâl ettiğimizin farkında...
STRATEJİK VİZYON (Aksakallılar)
Dünya’nın en gözde, fakat belâlı bir coğrafyasında yaşamaktayız. Bu coğrafyada bizden evvel yaşayan milletlerin, ne kendilerinden, ne de kültürlerinden bir eser kalmamıştır. Bu coğrafyada yaşayabilmek için çetin ceviz olmak lazımdır. Dedelerimiz bu noktaya çok dikkat etmiş ve binlerce yıl evvel, Bilge Kaan Başbuğumuz ”Ey Türk, üstte gök çökmedikçe,...
NAMAZ VAKİTLERİ
Son Eklenen Videolar
KURTBOĞAZI ERKENEKONDAN ÇIKIŞ ŞÖLENİMİZ
"Bir Ülkücülük Hikayesi" - Salih DİLEK - 1.2.2014 - Ocakbaşı Sohbeti
FETHİYESPORLU VE KARŞIYAKALI TARAFTARLAR KARŞILIKLI OLARAK ANDIMIZI OKUDU
NEVZAT KÖSOĞLU CENAZE TÖRENİ
ANDIMIZ
Hakkımızda | Üyelik Koşulları | İlk Yazı | Amaç | **STRATEJİK VİZYON BELGESİ** - **AKSAKALLILAR**
Her Hakkı Saklıdır © 2013 eskimeyendostlar.net