Eskimeyen Dostlar
MAKALELER
BÖLÜMLER
ETKİNLİKLER
DUYURULAR
İsmail ÖZKAN beyin hanımı vefat etti
Ülkücü hareketin kurucularından Basın-İş sendikası eski genel başkanı 12 Eylüle kadar MHP, MYK üyesi Genel sekreter yardımcısı Emekli Sendikacılar ...
Şevki ALTUNTAŞ Vefat etti
eskimeyendostlar.net 11 Ekim, 14:07 ·  Eskimeyen dostlarımızdan Dikmen'de ikamet eden,Kırşehir'li kıymetli ülküdaşım...
HAYRETTİN ÖZDEMİR'İN ANNESİ VEFAT ETTİ
21.DÖNEM MHP ANKARA MİLLETVEKİLİ HAYRETTİN ÖZDEMİR'İN KAYIN VALİDESİ EMİNE KARABİBER HANIMEFENDİ RAHMETLİ OLMUŞTUR. CENAZE 25 NİSAN SALI GÜNÜ KIRIKKA...
Süleyman ERDİNÇ Vefat etti
1974 – 1975 Türk Metal Sendikası Seydişehir Şube Başkanı, sonradan Türk Metal Sendikası Genel Merkezi Mali sekreterliği de yapan kıymetli ülküdaşımız ...
Çalışma bakanlığından emekli iş müfettişi makina Mühendisi İlkin ÇİFTÇİ vefat etti
Ankara Ziraat Fakültesi 57'lerinden Denizcilik eski müsteşar yardımcısı Devremiz ülküdaşımız Taner ÇİFTÇİ'nin  Kıymetli eşi  Çalışma bak...
PARTİMİZİN ESKİ İDARE AMİRİ KEMAL DEMİR AĞABEYİMİZİN OĞLU ÜLKÜDAŞIMIZ ÖMER DEMİR RAHMETLİ OLMUŞTUR.
ÖMER DEMİR RAHMETLİ OLMUŞTUR. 1965 Yılında Alparslan Türkeş CKMP Genel başkanı olduktan sonra, Ankara Kızılay'daki Yüksel caddesi ile Konur sokağın ...
Ahmet Yavuz YETİM'in annesi vefat etti
Kıymetli Ülküdaşımız,Türközü'nün Bozkurtlarından  Hacettepe üniversitesi talabelerinden, Yozgatlı Ahmet Yavuz YETİM in annesi hakkın rahmetine ...
406 'kez okundu.
2017-09-12
KORKUYU KORKUTAN YİĞİTLER.,MUSTAFA SAMİ BARSHAN'DAN HATIRALAR Yıl 1974. / Ali BİLİR

.

Güzel bir Nisan günü.

Uzun zaman kaçak geziyordum. Teslim olmaya karar vermiştim. Ulucanlar müdavimlerinden ülkücü abilerimiz Dr. İbrahim Doğan, Sami Bal, Sabri Can ve Hasan Ali Arıkan'dan cezaevindeki hayatla ilgili çok faydalı bilgiler edindim.

Cezaevine girdiğim gün, beni hemen koğuş başkanı seçtiler. Artık içerideki nizam, düzen, asayiş benim sorumluluğumdaydı. İçeride, edepsizlik, hırsızlık, kavga, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara geçit verilmezdi. Saygılı ve edepli olmak esastı. Mahkumlarla cemaat oluşturup namaz kılıyorduk. Spor yaparak, küçük el sanatları üreterek günlerimizi değerlendiriyorduk. Mütevazi de olsa bir de kütüphanemiz vardı.

Adli mahkum ve ünlü kabadayılarla çok iyi bir diyalog kurmuştum. Onlarda benim başkan olarak dediklerimi güvenerek yapıyor, kabulleniyorlardı.

Yan koğuşlarda ise üzümden şarap imal ediyorlardı. Dışardan gizli olarak uyuşturucu elde edip farklı bir yaşantı kurmuşlardı. İdareden bazılarının ruhu bile duymuyordu veya görmezden geliyorlardı. Oraya da el atıp orayı da bir düzene soktuk.

Cezaevlerinde adli mahkumların alışkanlıkları artık eskisi gibi değildi. Siyasi mahkumlar olarak cezaevlerinde insanca yaşanacak yeni bir düzen kurmuştuk. Anlayışlar, kabullenişler, yaşantılar farklılaşıyor, mahkumlar düzenli bir hayata alışıyor, disipline riayet ediyorlardı.

Yine de bu geçiş sürecinde eski cezaevi tedbirlerini de almak gerekliydi. Cezaevinde herkes kendini korumak için çeşitli usullerle savunma aletleri yapar. Özellikle ağır mahkumlar, tahta kaşıkları belirli şekilde bıçak gibi yontarak tüp ocağında ya da gaz ocağında yağ içinde sertleşmiş bıçak haline getiriyor, somya yayından şiş yapıyorlardı. Ben de ilk defa öğrendiğim bu metotla kendime iki tane alet imal ettim. Yan koğuşlardan gelecek saldırılara karşı lazım olduğunda kullanırım diye. Neyse ki lazım olmadı.

Bana karşı aşırı saygı ve hürmet vardı. Eski ünlü kabadayılardan rahmetli Erol Seven'de koğuş arkadaşlarımdandı. Gözü çok karaydı. Daha kimsede küçük silah bile yokken Erol Seven hasımlarıyla tomson marka makinalı otomatik silahla çatışmaya girmiş. Polis araya girdiğinde de polise bir zarar vermemek için olay yerinden kaçmış. Başka bir vukuattan yakalandığında da bu olayı aynen ifadesinde anlatmış. Şayet çatışmaya devam etse kesinlikle polislerden birkaçı Erol'dan dolayı şehit olurmuş. Hasımları polise silah doğrultup polisi şehit etmişler ama; ben bu ülkenin insanı olarak hasımlarımdan intikam almak hırsı ile polise silah çekmem diye anlatmıştı. Gazeteler ondan devamlı bahsediyordu. Yazılı medya, bu olayı kabadayı Erol Seven?in devletine karşı saygılı tutumu olarak günlerce yazdı.

Adli mahkumların bulunduğu yan koğuşta gece hastalanan (böbrek taşı sancısı) çeken adli mahkuma, psikopat bir mahkum cerrahi müdahale etmeye kalktı, son anda engelledik.Mahkumun bağrışmasına yetişmesek, ben arkadaşımı bu sancıdan kurtaracağım. Doktorların yaptığı ne ki, kesip iğne iplikle dikiyorlar. Bende yaparım bu işi deyip adamı ameliyat edecekti. İğne, iplik, kolonya, bıçak, pamuk ve sair malzemeleri hazırlamışlar, kesmeye başlıyorlardı. Bu psikopat mahkumu o koğuştan alıp başka bir koğuşa göndererek geçici tedbirimizi aldık. Hastayı da acil hastaneye sevk ettirdik.

Ankara Tunalı Hilmi'de kuyumcu soyan iki kafadarın da koğuş arkadaşlığını yaptım. 19-21 yaşlarında olan bu iki soyguncu, akşam çıkışında çarşı kapanırken tuvalete saklanıp içerde kalmayı başarmışlar. Gece kuyumcuları soymuşlar. İki kafadar da çok gençti. Soygunu başarmışlar ama daha sonra yakalanmışlar. Bol para harcayınca dikkat çekmişler. Pavyon ve gece hayatına girmişler, zaafları yakayı ele verdirmiş. Çalışmadan kısa zamanda zengin olma hayalleri bunları istikballerinden etmiş. Birisi bir fakültede okuyor diğeri de Tunalı Hilmi'de elektrikçi dükkânında çalışıyormuş. Koğuşun disiplinine uyuyorlar ama aldıkları ağır yük ve suçtan hiç ders almamışlar. Hala çıkarsak şurada şu soygunu yaparız hayalindelerdi. Yanlarına yeni arkadaş bile buluyorlar, kolay kazanç peşindeydiler. Gizli gizli görüşmeler yapıp organize olmaya gayret ediyorlardı.

Koğuşumuzda, hırsına ve intikam duygusuna yenilmiş birde avukat vardı. Karısını ve kaynanasını öldürmüş. Canavar Melahat?i de, kızını da öldürdüm diye övünürdü. İdamdan cezası müebbete çevrilmiş. 68 yaşındaydı. İsmi Doğan'dı. Doğan dayı diye hitap ettiğimiz müebbet hapse mahkum bu kişi, pişman olmadığını, çok konuşup kendisini rezil ettiklerinden, bunalttıklarından dolayı karısını ve kaynanasını bıçakla doğrayıp öldürdüğünü söylüyordu. Sudan sebeplerle canavar Melahat'i de doğradığını anlatıyordu.

Bu tür vukuatlara şahit olduğumda henüz 20'li yaşlardaydım. Cezaevinde boş, hiç bir şeyle meşgul olmadan sadece uzanıp yatıldığında, mahkumlar birbirleri hakkında dedikodu, fitne, fesat üretmekten başka bir şey yapmıyorlar, birbirlerine düşman kesiliyorlardı. Bu halet-i ruhiye'nin farkında olduğumuz için, mahkumları devamlı meşgul etmek gayretindeydik. Kötü şeyler olmasın diye şahsi çabalarımız oluyordu.

İnsanlar bu boşluk da şeytana uyup yeniden dert kazanmaya hazır oluyorlar. Hangi suçtan gelirse gelsin, ceza ,caydırma, ıslah, pişmanlık anlamını bu cezaevi sisteminde maalesef bulamıyor.

Sadece suçlu yakalanıp ceza evine atılıyor. Suçludan daha önemlisi, suçun sebep ve işlenişi. Bu suçlar neden işleniyor Nasıl olursa bu suçlar işlenmez  Asıl konu bu. Ancak suçludan çok suçun üzerine gidilmesi gereği hala anlaşılmış değil. Ceza vermek, infaz etmek muhtemelen işlenecek yeni suçları ortadan kaldırmıyor. Sistemde devlet sadece ceza veriyor. Hırsız yakalanıyor, katil yakalanıyor, tecavüzcü yakalanıyor, gaspçı yakalanıyor, uyuşturucu suçu işleyen yakalanıyor velhasıl sadece suçlu yakalanabilirse yakalanıyor. Asıl yakalanması gereken SUÇLARIN SEBEPLERİ ve SUÇUN ORTADAN KALDIRILMASIDIR.

Suçluda ki zihniyet; alacağım ceza bu, işte bunu yaparlar, bana başka ne yapabilirler Bu da suçluyu suçtan caydırmıyor. Ne yazık ki, hala ülkemizde adliyelerin ve cezaevlerinin çokluğu ve inşaatı ile övünür olduk

Koğuşumuzda hırsızlık suçundan gelmiş mahkumlarda aynı durumdaydı. Adam kışın tavuk çalıp içeri giriyor, yatacağı cezayı biliyor, yazın dışarı çıkıyor. Kışın dışarda kalacak yer, yiyecek, içecek temin etmek zor. Bu yüzden tercihleri cezaevine girmek oluyordu. Bu tür suçlulara tavukçu deniyor.

Erol Seven ve Doğan dayı tırnakçı tabir edilen iki kişiyi gizlice görevlendirip bana bir Show hazırladılar. Tırnakçılar, havalandırmada volta atarlarken iki kişiyi kurban seçtiler. Gözlerimizle takip etmekte zorluk çektiğimiz hızla, el çabukluğu ile kurbanlarının üstlerini boşalttılar. Tırnakçıların böyle bir iş için kendilerini yetiştirmeleri beni şaşırttı. Bu işe harcadıkları zamanı faydalı işlere harcasalar Benim diyen insanın becerebileceği kolaylıkta bir meslek değil. Özellikle ne ceza alacaklarını bildiklerinden suçu işleyip içeri giriyorlar. Bu işi adliyede savcı ve hakimlerde biliyor, garipsemiyorlar

Cezaevinden çıktığımda birkaç gün yürürken çok çabuk yorulmuştum. Havalandırma saati ve volta atmak formumu korumaya yetmemişti.

Cezaevinde yatmaya alışkın olanlar ise, daha sonraki senelerde romatizma, akciğer hastalıkları, dolaşım bozuklukları, psikolojik rahatsızlıklar gibi birçok hastalıkları edinip sağlıksız insanlar olarak yaşamaya devam etmektedir.

Cezaevlerinde kaldığımda edindiğim tecrübe ile cezaevlerini birer rehabilitasyon merkezi anlamında kullanıp, düzenlemesini yapmamız ve tutuklu ve mahkumların işe yarar, ülkeye, millete, ekonomiye, insanlığa, çevreye katkısı olacak duruma getirme gayretlerinin, çalışmalarının yapılması kanaati kesinlikle bende oluştu. Şu anda dahi tutuklu ve mahkumlar devlete bir yük, külfet konumunda
Yıl 1979

Çelik İş Sendikası sabahın erken saatlerinde polis tarafından basılır. Sendikanın her tarafı çok sıkı aramadan geçirilir. Saatlerce sendikanın evrakları incelenir. Polisler, orada bulunan görevlileri ayak üstü sorgulamadan sonra sizler emniyete götürülüyorsunuz derler. O anda orada bulunan personel dahil 20 kişilik gurubu alıp emniyete götürürler.

Emniyete götürülen 20 kişiden 16'sı akşam bırakılır.

Ne var bunda, Ülkemizde her zaman olağan bir uygulama diyebilirsiniz. Bence de öyle. Hikayemiz bu olaydan sonra başlıyor.

Emniyette alıkonanlara soru: mustafa Sami yi tanır mısın?..?

- Tanırım diyenler tutuluyor

- Tanımam diyenler bırakılıyor

Sonuç olarak, suçlamalar ağır; 8 ayrı bombalama, ODTÜ rektörünü ve CHP milletvekilini öldürmeye teşebbüs ve saire

İfadeler öyle avukat nezaretinde filan alınmıyor tabi? O zamanın mutat uygulaması işkence. Mazlum işçiler, bir hafta süren ağır işkence altında İfade vermişler.

Suçlu olup olmadıklarına bakılmaksızın, sırf beni tanıdıkları için, benim de bu kişileri azmettirdiğimi kabule zorlanmışlar. Mustafa Saminin ismi bize lazım diyorlarmış. Bu Ülküdaşlar, beni yakinen tanıyan kişiler değildiler. Şiddet uygulananlardan ikisi beni gıyaben bilenlerdendi.

Cezaevine giren dört ülküdaşım haksız yere tutuklanıp eziyet çektiler. Dört ay sonra ki yargılamada beraat ettiler.

Şüpheli veya zanlı bu kişiler beraat ettiklerine göre, suç unsuru bulunamayan bir davanın azmettiren sanığı olarak, Ecevit Hükümetinin siyasi kararı ile gözaltına alındım...

Gözaltına alındığım bu dönemde Ülkücü İşçiler Derneğinde ki görevimi tamamlamıştım. Ticari hayata atılarak Adana'daki bir tekstil fabrikasının genel distribütörlüğünü almıştım.

Genç yaşıma rağmen beş şehirde bayilikler kurdum ve kumaş satışları için faaliyete geçtim. Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa ve Adana illerinde faaliyette bulundum. Başarılı bir iş adamı olmuştum.

İlk sipariş alışımı hala hatırlarım. Elimde ham bezlerle apresi, boyası yapılmamış numuneler vardı. Onları alıcı esnaflara gösterince onlarda bana işlenmiş kumaşı gösterdiler. Bundan yapabilirsen senden derhal peşin para büyük sipariş alırız. Tüm fabrikanın üretimini bağlarız dediler.

Herhalde, beni çok genç ve tecrübesiz buluyor oldukları için olsa gerek, lakayt tarzda konuşup beni hafife alıyorlardı. Ben de hiç bozuntuya vermeden işin patronu değil de satış temsilcisi gibi davranmayı tercih ettim. Ben, Şayet bana bir küçük numune verirseniz, ben size bu kumaşın, nerede üretildiğini, kaç metre üretildiğini, atkısını, çözgüsünü, gramajını, hangi kalite boya kullanıldığını, fabrikanın üretim maliyetini hatta size kaça sattıklarını bir hafta içinde bildireceğim ve size aldığınızdan çok ucuza daha iyi kalitede vereceğim deyince alıcı olan Tarman kardeşlerin bizi uzaktan izleyen babalarının dikkatini çekti. Şaşırdılar, yine de inanmadılar, onlara gelen satıcılar yaşlı başlı özel lüks arabalı kişilerdi. Benim gibi toy görünümlü birinin bu sözleri onlara çok mübalağalı gibi gelmişti.

Sonraki üç gün içinde verdikleri numunenin üretim yerinden gerekli bilgilerin hepsini almıştım. Daha sonra İstanbul Tarman kardeşlerden bir milyon metrelik bir siparişin sözleşmesini yapmak üzere İstanbula yola çıkmak için sabah ofise geldiğimde, kapı zili çaldı. Ofisin hem girişine hem de asansöre yerleştirdiğim sesli diafonu açmaya fırsat olmadan asayişten Zeki Kaman'ın ekibi içeri daldı. On, onbeş kişi vardılar.

Beni apartmanın girişini gören bir kahvehanede beklemişler. Hiç farkına varmamıştım. Gelen ekibe hüviyetlerini sordum. İçlerinden yetkili olana, Zeki Kaman, Dürüst Oktay'ın adamına beni Zeki ile görüştürün dedim. Telefonla görüştüğümde Noksan kalan bir ifadeler var. Şerefim ve haysiyetim üzerine başka birşey yok. İfadenden sonra bekletmeyeceğiz deyince, zorluk çıkartmadan ekiple Asayiş Müdürlüğüne gittim .

Ekip benden nedense çok çekiniyordu ve gözünde büyütmüştü. Nihayetinde kendileri de devlet memuruydular. Kullanılmamalarını, adaletle davranmalarını hatırlattım. Bizlerin de bir davaya hiç bir menfaat beklemeden hizmet ettiğimizi biliyorlardı. Bizlerin maaşı yok ki kesilsin. Bekarız ve geride bekleyenimiz, anne ve babalarımızdan başka kimse yok. Bu cesaretli tutumumuz onları (Pol-Der?li Solcu Polisleri) çok korkutuyordu. CESARETİYLE YAŞAMAYAN ESARETİYLE ÖLÜR sözü bana rehberdi.

Asayiş şubede apar topar hücreye atıldım. Bir kaç saat sonra Ali Haydar adında dışarıdan da tanıdığım, Genel Merkezimizin basılmasında görevlendirilen polis memuru gelip Bizim seninle işimiz kalmadı, artık davayı bizden savcı bey aldı, dosyayı istedi dedi.

Oynanan oyunu anlamış, Zeki Kaman'a Delikanlı ise sözünde dursun. Biraz cesareti varsa polis kimliği olmadan karşıma çıksın, dövüşelim, hesaplaşalım, polisliğin arkasına sığınıp saklanmasın diye bağırıp, kanına dokunur hakaretler edince, birden bu tahriklere dayanamayıp hücreme doğru gelmeye yeltendiğinin seslerini duyuyordum.

Bir başka arkadaşı, Sen çocuk musun Nereye diye Zeki Kaman'a engel oldu.

Savcı bey seninle konuşacak ifadeni o alacak? dediler, tek kişilik hücreye attılar. İçerisi çok karanlıktı. Hücreye dört kişi girdi. Üstüme çullanıp yüzlerini göstermeden benim ellerimi ve gözümü bağlayıp hücreden çıkartılar. Merdivenden çıktık, sonra indik. Başımı eğerek tünelden geçiyormuş gibi yapıyorlardı. Maksatları beni telaşlandırıp korkutmaktı, sindirmekti. Ben bu yaptıklarına daha da çok sinirleniyor, bağırıp küfür ediyordum. Onlarda beni götürdükleri yere kadar küfür ederek vuruyorlardı. Benim hiç korkum yoktu. Biliyorum ki birçok kişi buralarda işkenceden geçiyor. Benimde nihayetinde bir canım var, O gider. Her şeyi göze aldığımı onlarda biliyor korkmadığımın farkındalardı. Ama benden nedense çok çekiniyorlar, yüzlerini göstermiyorlar, seslerini de değiştirerek konuşuyorlardı.

Gözümü bağladıkları göz bağının alt tarafında kalan kısımdan biraz ışık geliyordu. Ayakta iken göz bağının alt tarafını da biraz bez parçasıyla iyice tıkadılar. Sert bir yere oturttular ve ayaklarımı uzatıp sırt üstü yatırdılar. Üstümdeki ceket ve gömleği çıkartıp pantolonumu sıyırıp sadece külotumla bıraktılar. Yatırdıkları banka sıkıca bağladılar. Belli ki hazırlıklarını yapmışlardı.

Sorular, sorular Türkeş'le ne zaman tanıştın? ODTÜ'de öğrencilerle ne işin var Parti ile ilişkin ne Komando kamplarından hangilerine katıldın Sen kime güveniyorsun gibi bir sürü saçma sapan sorular

Bir yandan da hazırladıkları elektrik manyetosu ile sağ tarafımdan elektrik veriyorlardı. Anladım ki bunlar sadece işkenceci ekip. Beni kaldırıp bir yerde öldürüp bırakmayacaklar. Sol taraftan elektrik vermiyorlardı. Orası hassas organlar bölgesiydi. Sol taraftan elektrik verseler beni gözden çıkartmışlar diye düşünecektim.

Allah güç veriyor, işkenceye dayanıyordum.

Kafama koyduğum neyse onu söylüyor, tehdit ediyor, küfür ederek bağırıyordum. İlk gün takriben birer saatten beş altı seans devamlı işkence gördüm. Ağzım iyice kuruyup konuşamaz hale gelinceye kadar uğraştılar. Kuruyan dudaklar şişmemesine rağmen, şişmiş gibiydi, konuşma zorluğu çekiyordum. Kendi dediğimi bile anlayamayacak kadar amonyak sürerek konuşturmaya çalıştılar. Erkeklik uzvuma, sağ parmaklarıma, ayağıma devamlı manyetolu elektrik verdiler. Kendileri de yorulmuştu.

Beni yürüyemeyecek halde olduğum için sürükleyerek hücreye geri attılar.

İkinci günden sonra ki günler karışmaya, gece ve gündüzü ayırt edememeye başlamıştım. Yan hücrelerden yeni içeri alınanlar olmuş. Sami abi, Sami abi diye sesler geliyordu. Kimsin dedim. Benim diyor, ama kim. Ben de kardeşim Selim zannettim. O da Ülkücü Esnaflarda Genel Merkez yöneticisiydi. Selim, seni ne zaman aldılar dedim. Sonradan tanıdım ki içerideki Ülkücü İşçiler Genel Merkez yöneticilerimizden Vahit Kayrıcıymış. Vahit'te benden bir gün önce içeri alınmış. iki gündür ona da ağır işkenceler yapılmış. Defalarca Vahite de beni sorup ağır işkenceler yapmışlar.

Vahit, bana İfademi verdim, savcılığa sevk ediliyorum, dışarıya burada olduğunu da haber vereceğim dedi.

Kopuk kopuk sessizce konuşabildik. Vahit Kayrıcı'da çok ağır işkencelerden geçmişti. Bu yüzden konuşması berbat geliyordu . Bir hafta kadar gözaltı süresince ağır dayak ve elektrik işkencelerine maruz kaldım. İşkenceyi ispat edecek deliller üretmenin yolunu aradım. Bana işkence yapıldı diyebilmeyi istiyordum. Vücudumdaki morluklar emare idi, işkence anında göz bağımın altına yerleştirilen bez parçalarını hücrede paltomun cebime sakladım. Sonradan bu bez parçalarının eski bekçi gömleğinin (açık kahverengi) olduğunu fark ettim ve mahkeme gününe kadar sakladım. Emniyette sorgudan kurtulup bir an evvel cezaevine gitmeyi kurtuluş gibi kabul ettim.

Ağır işkenceler ve uykusuzluk çok yormuştu. Sonraki zamanlarda hafızamla ilgili problemleri fark ettim. Eskiden hatırladığım birçok tarihler, telefon numaraları artık hafızamda yok denecek kadar azdı. Beynime büyük hasar verdiklerini, beni sarstıklarını yaşantımda fark ediyordum. Birçok işkence çeşitleri vardır. Bunlar vücuda, beyine, davranışa tesir eder ve işkenceciler bunları deneyerek insanı istedikleri noktaya getirmeye çalışırlardı. Birçok işkence gören arkadaşlarımızda fark ettiğimiz arazlar vuku bulmuştu.

Yine siyasi tutumundan hiç şüphe etmediğim maksadı kesin belli olan Denizci Binbaşı olansavcı hiç bir şey sormadan tutuklayıp Mamak askeri cezaevine sevkimi yaptı. Emniyetten kurtulduğuma sevinir olmuştum.

Mamak cezaevine giderken, kim demişse demiş, o söz geldi aklıma: Hiçbir hayvan, kendi türüne işkence yapmaz
[03/09 13:41] Selim Sönmez: Yıl 1979?

Dört yıl sonra yine Mamak Askeri Cezaevindeyim.

Mamak Askeri Cezaevinde 1975 yılında olduğu gibi yine aynı blok da hücre koğuşlu(kafese) yere konuldum.

Koğuşta 14-15 tutuklu vardı. O yıllarda, Marksizm ve Leninizm paralelinde bir takım örgütlenmeler ortaya çıkmıştı. TKP, THKP/C, THKO, TKP/ML , TİİKP kökenli örgütlerin yanısıra, Kürdistan Öncü İşçi Partisi (KÖİP), Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi (TKSP) gibi bölücü örgütler ve Türkiye Kürdistan Sol Birliği (Sol Birlik) adıyla kurulan ittifak en tehlikeli olanlarıydı.

Acaba hangi grubun içine düşmüştüm.

Koğuşta bir kişi dikkatimi çekti. En dip tarafta sessiz sedasız duruyordu. Sinmiş veya sindirilmiş diye düşündüm. Müslüman hissedermiş, hissim beni yanıltmadı, O da ülküdaşım çıktı.

Özgürlük, hak, adalet, demokrasi, insan hakları gibi erdemleri dillerinden düşürmeyen aşırı sol görüşlü mahkumlar, Ülküdaşımı yalnız bulunca, temizlik, yemek dağımı gibi tüm angarya işleri Ona yaptırıyor, eziyet ediyorlardı.

Ülkücüleri ve komünistleri aynı koğuşa veren zihniyetin ağızları konuşup kaynaşsınlar diye konuşsa da gerçekte, sağı solu birbirine kırdırmak, çatıştırmak isteyenlerdi. Samimi olsalardı sol görüşlülerin çoğunlukta olduğu koğuşlara az sayıda ülkücüleri vermezlerdi. Tersi durum da söz konusuydu. Ülkücü görüşteki mahkumların yanına da solcuları veriyorlardı. Bu durumda güçlü olan azınlıkta olanı eziyor, kargaşa çıkıyordu.

İlk gün koğuşa girdiğimde solcular bana kim olduğumu, hangi suçtan geldiğimi sordular. Ben tüccarım, senet işim vardı, senetlerimi ödeyemedim, alacaklımla kavga ettim, deyince akıllarına yatmıştı. Benim askerlerle, buralarla işim yok diye işi saflığa vurdum.

Cezaevinde dışardan haber alınamıyordu. Ancak 4-5 günlük gazeteler getiriliyor, bizim arkadaşlara ulaşmadan sol gurup alıyordu. Her şeyden en son biz haberdar oluyorduk.

Onları, benim tarafsız olduğuma, CHP sempatizanı olduğuma inandırdım. O zamanlar, suya sabuna dokunmayanlar, ne sağcı ne solcu, futbolcuyum derlerdi. Bu futbolcuları ise ideolojik guruplar, OTsunuz diye küçümserdi.

Bu durum hiçte hoşuma gitmedi. Tavır değiştirdim. Ağabeyimin aşırı sol örgütlerin protesto gösterilerine katıldığını, bu yüzden polisle başının derde girdiğini, bu yüzden çok üzüldüğümüzü anlattım. Biraz daha ileri giderek, Abimin beni birkaç sefer protestolara, yürüyüşlere götürdüğünü söyledim. Ticaretle uğraştığım için bu tür eylemlere bir daha katılmadım diye de ilave ettim. Beni sol sempatizan kabul ettiler.

Koğuşta sıra ile yerleri paspas yapıyor, yemek tabaklarını yerleştirip, topluyorduk. Bir nevi komün hayatı yaşıyorduk.

İkinci gün bir ülkücü daha geldi. İçerde ülkücü olarak iki kişi oldular. Gelenler beni tanımıyorlar ben de onları tanımıyordum ve hiç renk vermiyordum. Ama bu durum çok kanıma dokunuyordu. Kardeşlerimi yalnız bırakmak

Meydan görevi, temizlik sırası bana hiç gelmiyordu. Sol fraksiyonlar beni kazanmak için çabalıyordu, paylaşılamayan insan olmuştum. Elim sıcak sudan soğuk suya değmiyordu. En ufak bir iş yaptırmıyorlar, kahvaltımı hazırlıyorlar, benim yerime yapılacak her işi hallediyorlardı.

Üçüncü gün bir ülküdaşımız daha geldi. Simasını hayal meyal hatırlıyorum, sanki ocaklarda görmüştüm. Ama o beni tanıdı, göz göze geldim, sahiplenmedim. Sahiplenmedim ama arkadaş da davranışıyla biraz açık verdi.

Dördüncü gün ben her zamanki rahat tavrımla masaya oturdum. Kahvaltımı hazırlamalarını bekliyordum. Kahvaltı saati biraz geçmişti ama kahvaltı hala hazır değildi. Garip bir hava vardı. İki sol fraksiyonun liderleri yanıma geldi, biri sağıma biri de soluma oturdu. Ellerinde geçmiş tarihli Milliyet gazetesi vardı. Bir kişide karşıma geçmiş ayakta bekliyordu.

Gazete elinde olan Dev-Yol'cu Şu gazeteye bir bakalım dedi. Sakin durmaya çalışıyorlar ama heyecanlıydılar. Milliyet gazetesini okumaya başladılar. Başbuğ Türkeşin manevi evladı, ODTÜ operasyonu planlayıcısı, Ülkücü İşçilerin Genel Sekreteri, Ülkücü İşçi Hareketinin Lideri, bombalama ve Türkiye?de ki birçok siyasi hareketin faili, daha evvel cezaevlerinde yatan Mustafa Sami Barshan yakalandı ve göz altına alındı.

Haber detaylı yazılmıştı. Hücre-kafes koğuşlarda çıt çıkmıyordu. Böylece, dört ülkücü tutuklu, Milliyet'te yer alan haberi öğrenmiş olduk.

Bana doğru baktıklarında gülümsedim. Onlardan güçlü olduğumu hissetmelerini istedim. Ne olacaksa olsundu, postu pahalı satmalıydım. Tüm ciddiyetimle onları horlayan bir tavır takındım. Kaderde solcuların bana hizmet etmesi de varmış gibi sözler sarf ettim. Birkaç küfürlü söz salladım. Ortam buz gibi oldu.

Üç solcu militan yanımdan ayrıldılar, toplantıya girdiler.

Koğuştaki diğer ülkücü arkadaşlar durumu anladı. Dört ülkücü tutuklu ile sayımız beş oldu. Yirmi üç kişi sol tutuklu vardı. Sekiz dokuzu Dev-Solcu diğerleri Dev-Yolcu idi.

Toplantıları, baş tarafta koridorun boşluğunda sessiz sakin devam ediyordu. Benim kaldığım kafes hücre onların ortalarındaydı. Arkadaşlar beni yanlarına almak istediler, ben de, şimdi değil daha sonra gelirim dedim. Israrlarına rağmen korktu demesinler diye hücremi, yatağımı değiştirmedim.

Benim üst katımda ranzada yatan solcu hiç bir eşyasını almadı ama benim yanımda da kalmadı. Anlaşılan bunlar benden ürkmüşler, arkadaşlarını bile benim yanıma veremediler. Benimde bu korkularını kullanmam işime geldi. Özgüvenim tamdı, cesurdum. Onların arasın da tam üç gün gözümü kapatmadan yattım. Tedbiri elden bırakamazdım. Gece gündüz teyakkuzda bekledim. Kandırılmışlığın acısı ile saldırabilirlerdi.

Gündüz, ülkücü arkadaşlarımla sohbet ediyordum. Yeni ülkücü tutuklularla sayımız dokuz kişi oldu. Gücümüz artmış, kendimizi savunacak duruma gelmiştik. Ben de diğer arkadaşların yanına kafes hücreden ayrılıp geçtim.

Adını asla unutmayacağım Tunceli'li Bedri adında bir onbaşı vardı. Sol tutuklular onbaşıyı kafaya almışlar, beni de hedef göstermişler.

Bir sabah onbaşı Bedri Mustafa Sami kim? Buraya gelsin dedi.Sıra sende koridoru paspas yapacaksın dedi. Bizim arkadaşlardan biri öne atıldı, Ben gideyim başkanım? dedi, ben de ??olmaz sıra bende imiş, ben giderim?dedim.

Koridora çıkınca gördüm ki, sol gurubun yüzünde güller açmış, bana paspas yaptırmanın zevkini tadıyorlardı. Koridoru beş dakika kadar paspas yaptım. Bedri onbaşı peşimden ayrılmıyordu. - ?Koridorun sonundaki şu tuvalete gir oraları da paspas yapacaksın? dedi ve on dakika sonra ayrıldı. Yanıma acemi bir asker koymuştu. Sordum Ispartalı imiş, acemi askere de -?Emret komutanım? diyorduk. Bu asker yeni gelmiş, bir çok şeyden haberi yoktu. Sorularıma safça cevap veriyordu.

Beş dakika sonra Bedri onbaşı geldi - ?Ne konuşuyorsun lan!? dedi. -?Aç ellerini? deyip coplamaya başladı. Avucumu açıyorum, avucumdan çok kollarıma vuruyordu. Epey bir copladıktan sonra - ?Paspası bırak, helanın taşlarını ellerinle temizleyeceksin? dedi.

Alaturka hela sabahtan askerler tarafından pis bırakılmıştı. Yanımızdan ayrıldığın da etrafı kolaçan edip ortamı hazırlamış. Etraf da kimse yoktu, ben de fazla itiraz etmeden hela taşını paspasın beziyle temizliyordum. - ?Bezi yere bırak, olmuyor, ellerinle temizleyeceksin? dedi. Ellerimle temizlemeye başladım, yarım saat kadar temizlik faslı devam etti.

Cezaevinde henüz tam anlamıyla teşkilat kuramadığımız için acemi askerler bile bize istedikleri gibi baskı yapıyor, hakaret ediyor, işkence yapıyordu. Sıra dayağına çekebiliyorlardı. Acemi erler de bizlere yaptıkları eziyetten zevk alır olmuşlardı. Herhalde sivil hayatta böyle güç sahibi, yetki sahibi olmadıklarından olmalı?

Temizlik yaptığım esnada benim adımdan bahsedildiğini duydum. Galiba tek kişilik özel hücrelere götürüleceğim diye düşündüm. Bedri onbaşı - ?Senin Avukatın gelmiş. Temizliğe sonra devam edeceksin, komutan seni çağırıyor? deyince sırıtma sırası bana gelmişti.

Onbaşı telaşlandı, beni tehdit ederek avukat görüşüne kendi götürdü. Yanımdan ayrılmadı.Avukatım Hilmi Barlas?dı. Benim elimin ve kolumun ıslak ve kızarmış olduğunu görünce durumu anladı. Ben de hal ve vaziyeti anlattım. Cezaevi Müdürüne gidip durumu bildirmiş. Biraz rahatlamıştım.

Üzerine şerefli Mehmetçiğin elbisesi geçirilmiş, belki de isyancı dedelerinin hıncını bizden çıkaran Tunceli?li Bedri?yi üzerimize salanlar: "Vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünden başka amacı olmayan Türk Evladına bu zulmü reva görenler, gaflet ve delalet içindeydiler. Ne olursa olsun, zalimlere boyun eğmeyecektik."

Koğuşta kendimizi korumak, ezdirmemek için akıllı olmalıydık. Dayak ve işkence olağandı. Kaçınılmazdı. Haksızlıkları, işkenceleri, cezaevi İdaresine iletmek gerekliydi. Önce onbaşı Bedri?den şikâyetçi olduk. Cezaevindeki subayları içeride de solcu askerlerin varlığından haberdar ettik. Bir gurup asker aşırı sol gurupla birlikte hareket etmeye başlamıştı. Koğuştaki sol guruba demir eğe?ler getirmişlerdi. Aramızda çıkan bir kavgada düşürdükleri eğe?lerden birini ele geçirdik. Artık bizde ranza demirlerini somya yaylarını bileyip kesici delici aletler yapmaya başlamıştık.

Daha önce kendimizi korumak adına demirlerden söktüğümüz parçaları hücrelerdeki tuvalet taşlarına sürte sürte aletler elde edebiliyorduk ama çok zaman alıyordu, eğe ile bizde çağ atlamıştık.

Mamak cezaevinde her gün isyan ve kavga vardı.

Sağcı ve solcular aynı koğuşta kaldığımız zamanlarda, sayımız kafes hücreli koğuşlarda az olduğu için kendimizi koruma planları yapıp akşamdan dilekçe yazarak tehdit edildiğimizi, küfür edildiğini, saldırı plan yaptıklarını uygun bir dille bildiriyorduk. Kavga çıktığında önceden idareye bildirdiğimiz için mağdur ve haklı oluyorduk. Askerler ise, haklıya haksıza, suçluya suçsuza bakmadan copluyorlardı.

Her gün isyan, her gün kavga, solcularda bizlerde, aynı koğuşta kalmak istemiyorduk. Ben koğuş başkanıydım, arkadaşlarımın can güvenliliği ve sorumluluğu bana aitti. Bahar aylarında bile kötü kalın paltosunu üzerinden çıkarmayan ben, uzun süre dikkatleri üzerime çekmeden idare ettim.

İçerde de mücadeleyi kazanmak için planlı hareket etmeliydik. Bu amaçla aramızdan yaşı küçük, çelimsiz olan kardeşimi havalandırma alanında yalnız bırakıp tenha bir anda bağırmasını, dikkat çekmesini istedim. Kardeşimiz bağırınca solcular o tarafta dikkat kesildikleri anda, beş altı kişiye hep beraber girişip kavga çıkardık. Onların sayıları çok olmasına rağmen yaralıları fazla oluyordu. Kavga sesine askerler geldiğinde ne olduğunu anlayıncaya kadar biz amacımıza ulaşmış oluyorduk.

Her olaydan sonra hep beraber cop yiyorduk?

Akşam ve sabahları sayım yapılıyordu. Sağdan sola bir iki üç? Sayıları fazla olduğu için önce solculardan başlıyordu sayım?

Bir arkadaşımızın dikkatini çekmiş, her defasında sol fraksiyonlardan birinin lideri Murat Cankoçak, dokuzuncu sırada sayıma katılıyor, hiç yerini değiştirmiyordu. Sıra ona gelince dokuz demiyor ?dogs?(İngilizce:köpekler) diyordu.

İdareyi uyardık. Yüzbaşı durumu anladı. Sayımda, Murat?a bir daha söyle dedi. Murat, her seferinde ?dogs? diyordu. Hakaret ettiğini kimsenin anlamadığından emindi. Bir başka solcu da sayımı sulandırmak ve dalga geçmek için 8.sırada ?sex? diye bağırıyordu. Ancak Yüzbaşı, Murat?ı ve arkadaşını alıp götürdü. Sonraki günlerde sayımlarda artık ?dogs? (köpekler) ?sex?diye kimse dalga geçemedi .

Yine bir havalandırma saatinde, arkadaşımızSüleyman Türk (boksör) amuda kalkıp ellerinin üstünde yürüdü. Komünistler alaycı bir şekilde,?cambaza bak? derken, gereğini yaptık. Olayları benim idare ettiğimi fark eden sol guruptan birisi - ?işte O faşist. Başkanları bu? diye bağırınca, bana doğru koştular. Kavga büyüdü, bir kaç kişi hastaneye ve revire kaldırıldı. Ümit Ölmez, sarı Cafer, Safi Uzun , İsmail Şahin, Fatih Sayın (rahmetli), Tuncay Livilik, Süleyman Sami Dündar, Halis Başkaya, Cemal Çelen, Naim Yanık ve adlarını hatırlayamadığımÜlküdaşlar. Yiğit ve fedakar kardeşlerimiz. Hepsi birer kahramandılar?

Komünistlerin şikayeti üzerine, başka bloktaki bir hücreye 15 günlüğüne gönderildim. Ulus Ülkü Ocaklarından İbrahim Çiftçi ile (o da idam istenen Ülkücü tutuklu idi ) aynı koğuşta beraber on gün kaldık. Cezam bittikten sonra koğuşuma döndüğümde Ülküdaşları, herhangi bir saldırıya karşı hazırlıklı buldum.

Aşırı bölücü sol gurup, beni kaldığım kafes hücrede sıkıştırdı. Arkadaşlarım yetişinceye kadar, kafese dalan bir solcuyu bayılttım. Demir parmaklığı sımsıkı tutarak içeri girmelerini engelledim. Ancak ellerinde demir çubuk vardı, koluma vuruyorlardı. Ellerim ve bileklerim kan içindeydi. Gücüm de tükenmek üzereydi, Bozkurtlar yetişti.

Sonuç yine aynıydı, yeniden revir, tekrar B blok, mekan tek kişilik hücre?

Hepimiz mahkumduk, barış içinde yaşamamız gerekirdi, ancak ne mümkün. Her gün kavga veya isyan olmazsa o günümüz boş geçiyor gibiydi. Kavga ve isyanlardan dolayı ziyaretçi yasağı konuyordu. Haberleşme imkanımız yok denecek kadar azdı.

Yine bir gün komünistler bizim hücreye doğru saldırıya geçtiler. Nasıl oldu, hala şaşarım, koca bir yemek masasını kaptığım gibi kalkan yaptım. Koridoru tıkadım. Allah?ın verdiği bir güçle, kollarıma inen demirlere rağmen direniyordum. Sayımız onlardan azda olsa, hırpalansak da, Bozkurtlar olarak haklarından geliyorduk.

İdare başa çıkamayınca, bizleri ayırdı. Aynı blokta ayrı koğuşlara konduk.

Bizim isteğimiz de sağ ve sol blok ayrılsın, ne ülkücüler solcuları, ne solcular ülkücüleri görmesin istiyorduk. Koğuşlar ayrıldı ama kavga bitmedi. Çünkü blokları ayırmamışlardı.

Bölücü komünistler vahşi bir plan yapmışlar. Koğuş kapısına yığdıkları yatakları kolonya ile tutuşturup, bizleri diri diri yakmaya çalıştılar. İki yatak hızlı bir şekilde yanmaya başladı. Ateşe yaklaşamıyorduk, çıkış yerimiz de yoktu. Masaları, KOÇBAŞI yaptık. Bizim koğuş duvarını yıkarsak sol koğuşa da girerdik. Can havli ile kalın taş duvarı dumanlar içerisinde sallaya sallaya kağıt gibi yıktık. Açılan yerden yan koğuşa daldığımızda solcular kaçmıştı. Askerle karşı karşıya geldik.

Bizi diri diri yakmayı planlayanlara cevap vermekte gecikmek olmazdı. Beş arkadaşımızı tuvaletin penceresine çıkarıp, - ?Kahrolsun faşistler? diye slogan attırdık, kargaşa çıkardık. Oyun tutmuştu. Sol guruplar, saldırı var diye, koğuşlarından kapıları zorlayıp arkadaşlarına destek olmak için çıktılar. Karşılarında ülkücüler değil, gürültüye gelen askerleri buldular. Askerlerden temiz bir dayak yediler.

Koğuşlarda sık sık arama yapılıyordu. Bir seferinde arama yapan subaya, -?Bakın siz arama yapıyorsunuz ama sol gurubun yem olarak sunduğu aletleri buluyorsunuz. Saklanan aletleri bulamıyorsunuz. Bırakın biz onların koğuşunu arayalım bak neler bulacağız? dedim. Kabul etmedi. - ?Biz her yeri tam arıyoruz kesinlikle hiç bir alet yok? diye cevap verdi. Komutana, - ?Bizim koğuşu yeni aradınız, çıkın dışarı, beş dakika sonra geri gelin, ispat edeyim? dedim . Yüzbaşı. - ?Tamam? dedi dışarı çıktı. Beş dakika sonra içeri geldiğinde, masanın üzerinde ?KURT BAŞLI? imal ettiğimiz küçük bir kılıcı gördü. Gördü ve şaşırdı. -?Onlarda bu gibi malzemelerden çok var? dedim.

Bizim bloka bakan Afyonlu Şuşut isimli Yüzbaşıkonuyu anlamış ve bloklar komutanı Doğu Binbaşı?ya anlatmış. O da duruma müdahil oldu. İlk geldiğimiz günlerde acemi er ile muhatap olurken, terfi etmiştik. Artık, Yüzbaşı ve Binbaşı ile muhataptık. Koğuş başkanlarını toplantıya çağırıyorlardı. Yine bir toplantı zamanı Doğu Binbaşı koğuşa gelerek koğuş başkanı yerine beni de çağırdı. Ben, -?başkanım ne emrederse onu yaparım? dedim. Toplantıya gitmedim, koğuş başkanı olarak seçtiğimiz arkadaşımızı gönderdim.

Teşkilat disiplinine uygun hareketim Doğu Binbaşı?nın hoşuna gitmedi. Bana kafayı taktı. Ben de inat ettim. Arkadaşlarımız da disipline uydular. Başbuğumuz Türkeş?in ısrarla tekrarladığı gibi, - Emirlere mutlak itaat lâzımdır. Laubali, gevşek, disiplinsiz, metotsuz kimselerle dâvamız yürümezdi. Her şeyde örnek olmak lâzımdı. Teşkilat terbiyesi, Ülkücü ruhu ile duruma iyice hakim olmaya başlamıştık.?

Cezaevi İdaresi, görevimizi tam yapıyoruz, aramalarda kesici ve delici aletler bulduk diye gazetelere fotoğrafları sızdırmışlar. Milliyet gazetesinin ön sayfasında KURT BAŞLI KILIÇ haberini yayınlatmışlar. Galiba, kamuoyuna ve üst komutanlara herşey kontrolümüzde mesajı vermek istiyorlardı. Ama nafile. Sol koğuşlarda da bizde de tekrar tekrar arama yaptıklarında hiç bir alet bulamadılar.

Aramalarda hiçbir alet bulunamamıştı ancak koğuşlar arası savaşta elimize ne geçerse onunla kavgamızı veriyorduk. Sac?tan yapılmış tabakların yatay olarak FRİZBİ gibi uçtuğunu keşfettik. Bizim yerli malı FRİZBİ tabaklar ardı ardına havada uçuşuyordu. Birilerinin bir tarafına geldiğinde doğru hastaneye?

Frizbi tabakları kullanmada üstümüze yoktu, hedefi on ikiden vuruyorduk. Dar alanda havada çarpışan FRİZBİ?ler ateş çıkarıyorlardı.

Uzun lafın kısası, kısa sürede kama, kılıç, frizbi tabak, şiş kullanmada mahir savaşçılar olmuştuk. Askerler tabakları elimizden niçin almadılar, bunun sırrı hala çözülebilmiş değil...

Mamak askeri cezaevinde olup bitenlerden, kavgalardan, askerlerin sert tutumlarından aileler çok endişeleniyor, hükümete ve idareye devamlı dilekçe yazıyorlardı. Koğuşlar ayrılsın bloklar ayrılsın diye. Asker ise kendi bildiğini okuyor, olaylar ve yaralanmalar karşısında görüşe çıkmama ve hücre cezası gibi cezalarla yetiniyordu?

Sonsözü ATSIZ Ata söylesin:

Gönülleri birleşenler. Selam sizlere?

Uzaklarda dertleşenler. Selam sizlere?

Selam sana hücrelerde benzi solan genç.

Selam sana ey yılları heba olan genç?
[03/09 13:41] Selim Sönmez: Yıl 1979.

Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Hakim Albay Hamdi SEVİNÇ?ti.

Sıkıyönetim Mahkemesinde bağımsız ve tarafsız yargı yoktur. Adalet yoktur. Bunu yaşadık. Sonuç olarak haksız, hukuksuz bir mahkemede yargılandım ve 10 (on) yıl hapse mahkum oldum. Ayrıca, adaletsiz, haksız, hukuksuz mahkeme heyetine itiraz ettiğim için 6 (altı) ay daha ceza aldım.

Mahkemenin hükmü açıklanmasından üç gün sonra kırmızı kalemle işaretlenmiş liste ile sürgün kararımız çıkmıştı.

Mamak cezaevinde öğleden sonraydı. Bizim koğuştan beş kişiye, hazırlanın nakliniz oluyor dediler. Diğer koğuşlardan da sekiz dokuz arkadaşımızla beraber bir otobüse bindirildik.

Bize Ulucanlar cezaevine gideceğimiz söylenmişti, öyle de oldu. Ancak Ulucanlar son durak değilmiş meğer, otobüsten indirilmedik, dört-beş kişi daha otobüse bindirildi ve yola çıktık.

?Tekerrür Ceza Evi? olan Isparta?ya doğru yola koyulduk. O tarihlerde Türkiye?de beş altı tane ?Tekerrür Ceza Evleri? vardı. Zonguldak, Edirne, Isparta, Elâzığ başlıca ünlü Tekerrür Ceza Evleriydi. Bu cezaevlerine ağır mahkumlar gönderilmekteydi. Bendeniz Türk Milliyetçisi, Memlekete sevdalısı Mustafa Sami BARSHAN?da sisteme göre tehlikeli mahkum sayılmıştım.

Yol güzergahında bulunan vilayetleri geçerken polis ve jandarma eskortluk yaptı. Ellerimizkelepçeliydi. Hiçbir yerde durmadık, sıkışanlar pet şişelere hacetlerini yaptılar.

Isparta?dan önce iki yerde, Dinar ve Sandıklı cezaevlerine uğradık, bir kaç ülküdaşımız oraya yerleşti.

?KIRMIZI KALEMLE? işaretli yani tehlikeli mahkum kabul ettikleri 13-14 hükümlü, 27 Aralık 1979 günü gece yarısı hiç mola vermeden Isparta Ceza evine intikal ettik.

Tarihe not düşmek için, Türk Ülküsüne gönül vermiş hükümlü yol arkadaşlarımı burada anayım. Bu yiğitler: Mustafa Sami BARSHAN, Selahattin ARPACI, Oğuz DENİZ, Hakkı KURT, Savaş ÇALIŞKAN, Hayrullah ÇALIK, İbrahim AYTEKİN, Mehmet ÇAKAL, Arif DİNÇER, Yıldırım, İbrahim AKGÜN (çin adam) ve Tuncay LİVİLİK isimli kardeşlerimizdi.

15 kişi kadardık, İsimlerimizi okudular. Serde liderlik var, gardiyanlara; - ?Bizim size bir yanlışımız olmaz, bizi tanırsanız anlarsınız. Mamak da idareye zorluk çıkartmadık. Bizleri biraz geç anladıkları için karşılıklı sürtüşme oldu. Burada buna fırsat vermeyelim. Ben kardeşlerime kefilim. Siz de zorda kalmazsınız, benim sözümü dinlerler. Memur gibi davranın, yanlı olmayın, yanlışa sapmayın ?dedim.

Bizimle birlikte üçte adli mahkum da vardı, onları bizden ayırdılar. Beni 4 (dört) metrekarelik karanlık bir hücreye attılar. Hücre dediğim yer, yüksek tavanlı oturma yeri, yatma yeri olmayan çıplak bir oda?

Diğer Ülküdaşlarımızı da dörtlü beşli ayırıp ayrı ayrı yerlere götürdüler?

Bu cezaevinde isyan çıktığını, firarların olduğunu, bu nedenle yıkılıp yeniden yapıldığını orada öğrendim. Eski cezaevinde çıkan isyan esnasında firar eden mahkumlardan birini yanıma verdiler. Bu mahkum bana, - ?Abi ben yandım, beni mahvedecekler, ne olur sessiz olalım, buranın hamam sefası var, hamamda falaka ve işkence yaparlar? diye adeta yalvardı. O zaman anladım ki, kanunların uygulanmadığı, insani değerlerin yok edildiği bir cehenneme daha gelmiştik.

Cezaevi Davraz dağının eteğinde kurulmuş. Aralık ayının son günleri, hava çok soğuk. Dört metrekarelik alanda dört kişiydik. Hücre karanlık. Gözlerimizin karanlığa alışması bile bir saat kadar sürdü. Oturacak yer yok. Duvara yaslansan olmuyor, duvar buz gibi. Ortaya toplanın dedim. Ortada çömelerek nefesimizle ısınmaya çalıştık. Ne yaptıysak nafile, ortam hem soğuk, hem nemli, soğuk ciğerimize işliyor, bir nevi işkence odasındayız.

Yanımız da yaşı küçük olan bir de çocuk mahkum vardı. O?nun haline acıdım, gece saat 02.30 civarıydı, demir kapıya vurmaya başladım. Nöbetçi gardiyanlar beş kat alttaydı. Gece yarısı belki sesiz ortam da sesimizi duyarlar diye çaba sarf ettim, netice sıfıra sıfır elde var sıfır. Sesimizi duyan yoktu.

Ben kapıya vurup bağırdıkça yanımdaki eski mahkum yalvarıyordu, soğuktan donmayı işkenceye tercih etmiş bir hali vardı.

Hücre dar, kıpırdamak bile zor, tam bir buzdan cehennem? Bir ara ayak sesleri duyduk, ben açın tuvalete gideceğim diye bağırıyordum, gelenler uzaklaştı.

Bütün uğraşım, birileri sesimizi duysun, bizim kim olduğumuzu bilsinler. Gardiyanlar beni tanısınlar, benimle konuşsunlar istiyordum.Selahattin ARPACI ve ben tecrübeliydik. Arkadaşlarımıza sorulacak sorulara cevap vereyim. Eziyet edilecekse bana edilsin, dayak atacaksa bana atılsın diye düşündüm. Ben bunların ağabeyiyim, büyükleriyim, benimle konuşmanız lazım diye bağırmaya devam ediyordum.

Nihayet gece saat 03.30-04 civarında, ayak sesleri duyduk. Ben yine kapıyı yumrukluyordum, tuvalete gideceğiz açın kapıyı diye bağırmaya devam ettim. Demir kapının mazgalının sürgüsü açıldı, içeri 25 yaş civarında atletik vücuda sahip genç gardiyanlar girdi. Yeni cezaevi yapılınca kadroyu gençleştirmişler.

Genç gardiyan, - ?duvara yaslanın? diye emretti. Duvara yaslandık, sırtımız kapıya dönük.

- ?Kim tuvalete gidecek? dediler. ? ?Ben?dedim. Geri geri gel tuvalete götürelim dediler, ben de geri geri geldim. Arkamdan ellerimi kuvvetlice tutup, direnç göstermemem için çekiştirdiler. Demir kapıyı kapatıp beni merdivenlerden indirmeye başladılar.

Bu arada ben onlara, - ?O arkadaşlar benim kardeşim, ne söylemek istiyorsanız bana söyleyebilirsiniz? dedim. Cevap vermeye tenezzül etmediler.

En alt kata giderken iki gardiyanın elindeki sopaları gördüm. Önemsemedim. Bizim çocuklara birşey yapmasınlar, ben bunlarla konuşurum diye düşünüyordum?

Buz gibi hücreden ılık bir ortama girdik. Burası hamam dedikleri yer olmalı. Karşıda iki gardiyan daha vardı. Duvarlardaki ve yerde kan izleri iğrençti.

Burası işkence haneymiş meğer. Taze kan izlerini görünce, eyvah dedim, bizim arkadaşlara işkence yapmışlar.

Ben hala bir diyalog kurmaya, konuşup anlaşmaya çalışıyordum ki, İçlerinden biri, - ?Demek sen bunların başkanısın, biz hepsinin dersini verdik? dedi

Bütün çabam boşa gitmişti, iş işten geçmişti. Türk gençleri zalimlerin eline düşmüş, akıl almaz işkenceden geçirilmişti.

Beni sırt üstü yere yatırdılar. Pantolonumu ve üstümü soydular. Sadece fanila ve külotla bıraktılar. Ayaklarımı havaya kaldırarak falakaya bağladılar. Ayaklarım çok sıkı kalın iplerle bağlanmıştı, ellerim kollarım gerdirilmişti. Bu falaka farklıydı, sadece ayak tabanlarıma vurmuyorlardı. Falaka sopasını ayaklarıma ve baldırlarıma vurdular, vurdular, vurdular?

Sorgu sual yoktu, sadece işkence etmekten zevk alan sadist ruhlu insanlar vardı. İlginç olan, ideolojik kimlikleri belli olmasın diye olsa gerek, bazen Kuran?dan sure okutuyorlar, bazen küfür ediyorlardı.

Anladım ki, her şey bahane, bunlar bize karşı ön yargılı zalim kişiler. Onlar vurdu, ben analarına avratlarına küfür ettim. Onlar işkence etti, güvendiğiniz kimse lan diye avazım çıktığım kadar küfür etmeye devam ettim. Belli bir noktadan sonra acı duymaz hale gelmiştim. Yine de bas bas bağırıyor, hakaret ediyor, hesabını soracağımı söylüyordum.

Acıya, korkuya, çaresizliğe hayatımızda yer olmadığını dosta düşmana göstermem lazımdı. Asla ve asla merhamet dilenmedim. Emniyette daha ağır işkencelerden geçmiş biri olarak, onların moralini bozmaya yönelmiştim.

Belki ideolojik farklılıktan belki başka bir sebeple Türk düşmanı olduklarını varsaydığım bu zalimlere boyun eğmedim. Beni ve arkadaşlarımı sindirmek için yaptıkları bu işkencenin bizden bilgi almak gibi bir amacı da yoktu, çünkü soru soran yoktu. Amaç belliydi, ne yaparsak yapalım, ne dersek diyelim, hiç bir şey değişmeyecek, bunlar işkencelerini yapacaktı.

Hava aydınlanmaya başlamıştı. İşkenceciler yorulmuştu. Acı içinde kıvranmama rağmen dik durmaya çalışıyordum. Pek bir işe yaradığını söyleyemem. Pelte gibi olmuştum. Ayağa kaldırmak istediler, kalkamadım. Ağzım, dilim, damağım kurumuştu, zor ve anlaşılmaz kelimelerle küfür ediyordum.

İçlerinden biri, başgardiyan olmalı, - ?bu deliyi öldürüp, düştü öldü diyelim? dedi. Ben ise, beni korkutarak sindirmeye çalışıyorlar diye düşündüm. Korkuyu korkutmuştum bir kere.

Üstümü, pantolonumu yarım yamalak giydirerek sürükleye sürükleye üçüncü katta tek kişilik bir hücreye götürdüler. Yeni hücrem, demir parmaklıklı, arkada kısa duvarlı, tek kişilikti. İyi tarafı ise hücremde ranza olmasıydı. Sevincim kısa sürdü, çünkü bin bir zorlukla ulaştığım ranzada ki yatak vıcık vıcık su içindeydi. Uykusuzdum, işkence görmüştüm, dünden beri bir lokma boğazımdan geçmemişti. Yatağımdaki su nereden gelmiş, ne yapabilirim diye etrafı araştırmaya başlayınca, hücremin tam karşısında gardiyanların beni izlediklerini fark ettim. O an, yatağımın onlar tarafından sırılsıklam ıslatıldığını anladım. Elimi yatağa bastırıyorum, foşur foşur su akıyor, yatmak mümkün değil. Halsizim, ayakta durmam da imkansız. Yatağı katladım, ranzanın kenarına iliştim, ayaklarımı yere uzattım.

Ortalık iyice ağarmış olmalı, biraz kendime gelir gibi oldum. Yan hücreden, kardeş geçmiş olsun, Allah kurtarsın diye seslendiler. Bir müddet cevap veremedim, zor da olsa ? ?sağ olun?diyebildim.

Bir ara sızmışım. ? ?Geriye git diye bağırdı? biri, gardiyandı, yerimden kımıldayamadım. O da ısrarcı olmadı, demir parmaklıkların önüne bir tabak bıraktı, kahvaltı gelmişti. Çok az peynir, bir kaç zeytin, ekmek vermişlerdi. Gelirken yolda bir şey yemedik, üstelik akşamdan beri açım, bir lokma alayım dedim, yiyemedim. Midemin bulandığını hissettim.

Epey zaman sonra yan hücreden bir mahkum, - ?kardeş şu ipi al, şu ipi al diye? ısrarla sesleniyordu. Zor bela doğruldum, - ?ne ipi bu? diye sordum, ?- yan hücreye bu ipi ver, arkadaşlarla haberleşiyoruz? dedi. İpi gönderen kimdi, kim alacak hiç bilgim yok, kollarımda takat yok, acı içindeyim, güç bela ipi yan tarafa atmayı başardığımı sanıyorum. Ne bilsinler benim halimi, ipi amma da zor atıyorsun diye bana bozuk attılar. Sonradan öğrendim ki, o iple üç kat alttaki en son hücreye kadar hem yazışıyorlar, hem de esrar alış verişi yapıyorlarmış.

Akşama doğru biraz kendimi toparladım, yan ve alt hücreler de bizim arkadaşlardan 7-8 kişi olduğunu öğrendim.

İkinci gün bir gardiyan, gizlice yaklaştı, - ?sizin arkadaşlar iyi? dedi.

Elinde bir kitap vardı, bu Kuranı Kerim kimin diye sordu. Anladım ki bizlerin kim olduğunu öğrenmiş yardımcı olmak istiyor. Samimi veya değil, tedbiri elden bırakmamak lazım, zamanla anlarız diye düşündüm. Aynı gün bu gardiyanla bir iki görüşmem oldu, Ülküdaşlarımdan haberler aldım. Gardiyan Selahattin Arpacı?nınhemşerisi çıktı, Adanalıymış?

Allah var, gam yok, bu gardiyan, vatansever ve insan evladı çıktı. Bize çok yardımcı oldu. Sonra bir gardiyan daha bizle diyalog kurdu.

Üçüncü gün ziyaretçilerimiz geldi. Haberleşmek, konuşabilmek, dertleşebilmek ne kadar önemliymiş, bunu cezaevinde yatanlar çok iyi bilir.

Bize işkence yapan memur elbisesi giymiş teröristlerin kimliklerini öğrenmem çok zor olmadı. Komünistler her yere sızmıştı, bunlardan dördü bizlere işkence etmek için nöbet sıralarını değiştirmişler. Devlet memuru elbisesi giyince dokunulmazlık kazandığını sanan bu hain, zalim aşırı sol militanlar anlaşılan bizleri çok hafife almışlardı.

İyi haber de kötü haber de çabuk yayılıyor. Duyduk ki, işkenceci iki gardiyan Isparta?nın vatansever insanlarının hışmına uğramış, ağır hasarlı olarak hastaneye kaldırılmış. Bir diğeri yalvar yakar zor kurtulmuş, memuriyetten istifa ederek ortalıktan kaybolmuş. Bu olaydan on gün sonra iki işkenceci daha arkadaşları ile aynı akıbete uğramış. Bunlardan birinin dalağı alınmış, ölümden dönmüş vesselam?

Bu hadiselerle ilgili olarak Cumhuriyet Savcılığı ifademizi aldı. Geldiğimiz ilk gün, daha önceden hiç tanımadığımız gardiyanların yaptığı kanun dışı, insan onuruna yakışmayacak kötü muameleyi ve işkenceyi anlattık. Cezaevi dışında yaşanan hadiselerle ilgili bilgimizin olmadığımı da ilave ettik.

Kaldığımız cezaevi yeniydi ancak güvenli değildi. Adli mahkumlar ile siyasiler karışık kalıyorduk. Devlet güvenliği ve nizamı sağlamakta yetersiz kalsa da, en azından psikoloğumuz vardı.

Hücre ve işkence bitmişti. Koğuşlara geçtik. Koğuşumuzda 15 ila 20 civarında adli mahkum eksik olmuyordu.

Türk Milliyetçileri olarak teşkilatlandık. Arzu eden mahkumlarla cemaat oluşturup namaz kılmaya başladık. Düzenli spor yapıyor, kitap okuyor, sohbet toplantıları yapıyorduk. Yemek saatlerimiz düzenliydi. Temizliğe büyük özen gösterdik. 24 saat planlı bir hayatımız vardı. Özetle, fitne, fesat ve dedikodu bizim olduğumuz yerde yeşeremezdi...

Yeni cezaevinde yeni hayatımıza iki hafta sonra Manisa?dan Ülküdaşımız Yıldırım Şekercioğluve arkadaşları da katıldı.

Bizimle kalan adli mahkumlar hayatlarından memnun olmalılar ki, başka koğuşlarda kalan kader kurbanları da bizim koğuşlara gelmek istediler. Aşırı sol militanlar, koğuşlarında kalan adli mahkumlara tüm angarya işleri yaptırıyorlarmış. Onları bir nevi haraca bağlamışlar. Bunlardan 3 tanesi bizim koğuşa geçmeyi başardı. Onlardan edindiğimiz bilgiye göre, birçoğu bölücü olan bu teröristler, bizlere saldırı planları yapıp duruyorlarmış.

Mamak da uyguladığımız savaş tekniğini burada da uyguladık. Önce idareye dilekçe veriyor, tehdit altında olduğumuzu ifade ediyor, çıkacak olayların önlenmesini talep ediyorduk. Sonrası malum, kargaşa çıkarıyor, arkadaşları ile dayanışmak için koğuşlarını terk eden ahmak komünistler gardiyanlar ve askerle karşı karşıya kalıyordu.

Olay bu kadarla kalmadı? Nereden nasıl temin etmişlerse aşırı sol militanlar, silahla bizlere ateş ettiler. Çok şükür yara almadan kurtulduk. Asker açılan ateşe karşılık verince, isyan büyüdü. Biz kendi koğuşumuza çekildik. Orta yerde şaşkın şaşkın gezen bir gardiyanı da sakladık. O Gardiyan; - şayet ben sol gurubun arasında kalsaydım beni rehin alıp idareyle pazarlık ederlerdi? diye ifade verdi.

Sol militanların koğuşların da yangın çıktı, dumandan zehirlenip hastanelik oldular. Yaralı olanlar da varmış. Hücre cezası alanlar oldu. Birkaç defa daha isyan denemesi oldu ise de başaramadılar.

Yeni yuvamızda bir yılı geride bırakmıştım ki, hayırlı bir haber aldım. Malum kişi, Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Hakim Albay Hamdi SEVİNÇ, gerekçeli kararını ?bir yıl sonra? Askeri Yargıtay?a göndermişti.

Ne yaparlarsa yapsın zalimler, bilmedikleri anlamadıkları bir şey vardı. Bizler, kula kul olmak için atılmamıştık meydana... Ancak Hak?ka ve hakikate secde ederdik.

Sonuç olarak, bu kadar taraflı ve haksız kararı biz bile kabul edemeyiz diyen Yargıtay, verilen kararı bozdu. Bir yıl 6 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliyeme karar verildi.

Ayrılık vakti gelmişti. Ülküdaşlarımla ve diğer mahkumlarla helalleştim ve vedalaştım.

Sokaklardayım...

Nereden geldi aklıma hala şaşarım, Necip Fazıl?ın şu dörtlüğünü okumaya başladım...

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;

Karanlığında nur, yeniden doğuş...

Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş?

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin...

Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin?

Bana şaşkın şaşkın bakanlara aldırmadan; yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm


ÜYE GİRİŞİ
 Beni Hatırla
twitter facebook
E-Bülten
Arama Yap
İLK YAZI (Meriç COŞKUN)
Bizler çok eski dostlarız. Bizleri bir araya getiren fikrî beraberlik yani Türkçülük mefkûresi, dünya var oldukça, Bilge Kağan’ın deyişiyle “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe” ilânihaye devam edecek bir ülkü beraberliğidir. Bizlerin bir özelliği daha var. Bu ülkü beraberliği “pazara kadar değil, mezara kadar” ifadesi ile ilk nazarda kararlı bir deyiş gibi görünse bile, bizlerin beraber...
AMAÇ (Salih DİLEK)
Biz 12 Eylül’den evvel Ülkücü mücadelede fiilen bulunmuş, vatanımız ve milletimizin menfaatleri doğrultusunda hiç bir fedakârlıktan kaçmamış bir dönemin mensublarıyız. Yaşlarımız 50'nin üzerinde. 80 yılına kadar mücadele ortamı içerisinde bir hayli müşterek hâtıralarımız olmasına rağmen hayat telâşı içerisinde birbirimizi ihmâl ettiğimizin farkında...
STRATEJİK VİZYON (Aksakallılar)
Dünya’nın en gözde, fakat belâlı bir coğrafyasında yaşamaktayız. Bu coğrafyada bizden evvel yaşayan milletlerin, ne kendilerinden, ne de kültürlerinden bir eser kalmamıştır. Bu coğrafyada yaşayabilmek için çetin ceviz olmak lazımdır. Dedelerimiz bu noktaya çok dikkat etmiş ve binlerce yıl evvel, Bilge Kaan Başbuğumuz ”Ey Türk, üstte gök çökmedikçe,...
NAMAZ VAKİTLERİ
Son Eklenen Videolar
KURTBOĞAZI ERKENEKONDAN ÇIKIŞ ŞÖLENİMİZ
"Bir Ülkücülük Hikayesi" - Salih DİLEK - 1.2.2014 - Ocakbaşı Sohbeti
FETHİYESPORLU VE KARŞIYAKALI TARAFTARLAR KARŞILIKLI OLARAK ANDIMIZI OKUDU
NEVZAT KÖSOĞLU CENAZE TÖRENİ
ANDIMIZ
Hakkımızda | Üyelik Koşulları | İlk Yazı | Amaç | **STRATEJİK VİZYON BELGESİ** - **AKSAKALLILAR**
Her Hakkı Saklıdır © 2013 eskimeyendostlar.net