Eskimeyen Dostlar
MAKALELER
BÖLÜMLER
ETKİNLİKLER
DUYURULAR
2404 'kez okundu.
2011-01-10
MİLLÎ ŞAİRİMİZ ARİF NİHAT ASYA ve 5 Ocak-İbrahim METİN

Bilindiği gibi, Adana'nın düşman işgalinden kurtuluşu, 5 Ocak 1922'dir. Arif Nihat Asya, Adana Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğretmeni iken, valilikçe kurtuluş yıldönümünü kutlama hazırlıkları yapılır. Hoca da bir öğrencisinden, kurtuluş günü için bir şiir hazırlayıp okumasını ister. Fakat öğrencisi şiir bulamadığını, son gün hocasına söyler. Bunun üzerine iş başa düşer; 5 Ocak gününün sabahına kadar,

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü... Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü Işık ışık dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum; senin destanını yazacağım;

diye başlayan ve

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;

Yeryüzünde yer beğen;

Nereye dikilmek istersen

Söyle, seni oraya dikeyim!

diye biten ve yıllarca dillerden düşmeyip, okul kitaplarını süsleyecek olan; meşhur Bayrak şiiri doğar.

Aynı gün yapılan kutlama merasiminde, sonradan tiyatro sanatçısı olan Aydın Gün tarafından bu şiir okunur; çok beğenilir. Herkes, şiiri yazanın kim olduğunu merak eder, sorar... Arif Hoca, kendi yazdığının bilinmesini istemediği için öğrenci, şairini kimseye söylemez. Gece, Halk Evinde düzenlenen baloda, şiir tekrar tekrar okutturulur ve her seterinde çılgınca alkışlanır. Aydın Gün, ısrarlar karşısında şairin adını söylemek mecburiyetinde kalır,

İlâhî bir tesadüftür ki Arif Nihat Asya, 5 Ocak 1975 günü, 71 yaşında, çok sevdiği Tanrı’sına kavuşur. Arzusu olmasına rağmen, nâşı mehter marşı ile kaldırılamaz. Kendi ifadesine göre doğum tarihi şöyledir:

Yılların ötesinden gelen /Kanatları yorgun kuşum.../Büyük Karda ablam doğmuş /Küçük Karda ben doğmuşum.

Ataları, Tokat'tan göçen ve "Kapusuz Ahmet Ağa" şiirinde de belirttiği insanlardır. Doğum tarihi 07 Şubat 1904'tür.

Benim de annem olsa /Beşiğini, tıngır mıngır sallardım...

mısralarını yazdıracak kadar, babasızlık ve anasızlık hasretiyle büyümüştür.

Arif Nihat Asya ile Türk Ocakları Gençlik Kolları'nı kurduğumuz 1959 yılında, Ocağın Ankara'daki tarihî binasında tanıştık. Zannediyorum o sıralarda Gazi Lisesi'nde Edebiyat Öğretmeniydi. Fahri olarak görev yaptığımız; Ocak binasındaki odasında yayın hayatını sürdüren Türk Yurdu Dergisi'nde, Arif Hoca’nın yayımlanan şiirlerini okur, sohbetlerinde bulunurduk. Ayrıca 27 Mayıs hareketinin yapıldığı 1960 ve onu takip eden yılda, 25-30 kişilik bir edebiyatçı grubu ile Anadolu'nun muhtelif illerini gezer, şiir geceleri düzenlerdik. Bu heyette, rahmetli Dr. Hasan Ferid Cansever (1912'de Türk Ocağı’nın kurucularından), Osman Yüksel Serdengeçti (şair, yazar, milletvekili), Emin Bilgiç (Prof. Dr.) Sadi Somuncuoğlu (milletvekili, bakan), Yavuz Bülent Bakiler (şair, yazar), Enver Tuncalp (şair) Halil Özyıldız, İbrahim (Cemali) Gökbörü ve bendeniz de vardı. Elbette bu ekibin baş elemanlarından birisi de: Arif Nihat Asya idi.

Şiirini güzel okuyan şair sayısı çok fazla değildir. Arif Hoca, bunun istisnalarındandır. Genellikle bu toplantılarda ben de Arif Hoca'nın;

Ağlayın, parmaklan nur /Sularından kınalı kızlarım./ Ağlasın, Meraga göklerinden/ Meraga'ya bakıp yıldızlarım!

diye başlayan ve

Şu yakın suların, /Kolu neden bükülmez? /Fırat niçin, Dicle niçin. Aras niçin /Benden doğar, bana dökülmez?

diye devam eden "Ağıt" şiirini, -Hoca'nın haklı titizliğini bildiğim için- beğendirememek endişesiyle, biraz çekinerek okurdum.

Arif Nihat Asya, Yahya Kemal gibi, şiirlerinde tarih kültürünü, millî bir perspektiften yansıtırdı. Mesela, Kemal Atatürk için yazılan şiirler genellikle O'nun kaşını, göz rengini belirtirken; O, şöyle yazmıştı:

Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı... /Parçalandı bir kıt'anın toprakları,/ Aslan payını, aslan olmayan aldı... /Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı.

10 Kasım törenlerinde bu şiiri, sık sık okurdum.

1969 Nisan'ında, çıkarmaya başladığımız ve 450 sayı devam eden. Haftalık Devlet Gazetesi’nin üçüncü sayfasında "Çekirdek" başlığı altında, rubailerini yayımlardık. Süleyman Demirel'in başbakanlık yaptığı ve Dündar Taşer'in de onun icraatını "Memleket yanıyor. Yangını söndürmek için, musluğu açıyorsun; su gelmiyor. Bir bez parçası musluğu tıkamış vaziyette, yangının sönmesini engelliyor." diyerek S. Demirel'i şiddetle tenkit ettiği dönemde, Hoca'nın şöyle bir dörtlüğünü neşretmiştik:

KÖROĞLU...

Öldü zannetmeyin, /Köroğlu denen /Yiğit, yaşar hâlâ... /Yola çıkmış, sürüp beyaz atını... /O at, koşar hâlâ!

Rahmetli Dündar Taşer, Hoca'nın bu rubaide; Amblemi kırat, Genel Başkanı Başbakan olan Adalet Par-tisi'ni ve Süleyman Demirel’i kastettiğini düşünerek; Hüseyin Sebahattin mahlası ile (takma ad) sonraki sayı için bir nazire yazmıştı. Hoca'ya ayıp olacağı endişesi taşıdığımızı beyan etsek de Dündar Beğ’in ısrarı üzerine ve O'nu da kıramadığımız için, her iki dörtlüğü yan yana, 4 Ocak 1971 tarihli 92. sayımızda yayımlamıştık:

VE SEYİSİ...

Lâkin bir seyis var, bırakmış ipi, /Bakıp şaşar hâlâ... /Bu belâyı yok sayıp Arif Hoca, /Kükrer coşar hâlâ...

1972 yılında, Arif Hoca'nın kiracısı olmak lütfûna erişmiştim. Çok sevdiği sabah kahvesini içmeye bazen bize gelir; bir taraftan iki düven taşını birbirine çarptırarak çıkan kıvılcımdan tutuşan kav ile sigarasını yakarken, yanında getirdiği defterinden, yeni şiirlerini okurdu. İlk defa Devlet'te yayınlamak istediklerimi, işaretlettirirdim. Bir gün bana: "Seni çok seviyorum. Sevmesem o kadar kızacağım ki" dedi. Ben de: 'Hayrola hocam, size karşı bir saygısızlığım mı oldu?" deyince "Hep vatan, millet şiirlerini seçip, işaretliyorsun. Başka yok mu? Aşk, tabiat , kadın yok mu? Demişti. Güzelin ve güzelliğin her çeşidine ilgi duyan Hoca’nın sadece hamasi veya siyası diyebileceğim şiir ve rubailerine karşı duyduğum ilgi dolayısıyla sitem etmiyor, aynı zamanda,.kendi şair üslubu ile bana ders de veriyordu. Buna karşı benim vermiş olduğum “Hocam biliyorsunuz. Bizim hitap ettiğimiz okuyucu kitlesi……..” tarzındaki cevaplarım fazla anlamlı olmuyordu..

Güzele ve güzelliğe olan tutkusu olmasaydı,

Ne şiirden, ne şöhrettendir/ Mutluluğum Servet'tendir.

dediği, sevimli ev sahibemiz Servet Hanımefendiyi baştan çıkarıp, ikinci evliliğini yapan; Yavuz Bülent Bâkiler'in yayımlayarak edebiyatımıza kazandırmış olduğu, "yılanı deliğinden çıkarabilecek" mahiyetteki 97 adet "Sevgi Mektupları "nı yazabilir miydi?

Gençlik dönemimizde, el ele tutuşabilmekle bile büyük haz duyduğumuz masum aşkları takviye için, "acemi âşık"ın, sevgilisine duygularını anlatabilme vasıtası olarak, "Örnek aşk mektupları" satılırdı. Bunlar, otuz sayfa civarındaki küçücük, broşür büyüklüğündeki şeylerdi. Bu tür hazır mektupları yazıp gönderen gencin; sevgilisinde de aynı kitaptan bulunduğunu düşünebiliyor musunuz? Bu hazır mektuplar yalnız yazılı olarak kullanılmaz; bazen, bir arada olma şansı yakalanmışsa, ezberdeki mektup metni, Hamlet'in sevgilisine serenadı edasıyla, söylenirdi. İşte o ezberlerden bir örnek:

"SEVİMLİ BAYAN, sizi ilk gördüğüm andan itibaren, size karşı bir sempati beslemekte, gözlerinizin gözlerimle karşılaştığı an, kalbimdeki hislerin bir kat daha coştuğunu anlamaktayım. İstikbalde eşim, hayat arkadaşım olursanız; sizi saadetin zirvesine çıkaracağımdan emin olabilirsiniz..."

Ne var ki, zamanımızın imkânları içinde karşılıklı "çetleşebilen” ve bunu yaparken de karşı cinsin sesini duyup, ekranda yüzünü görebilen gençliğine; hepsi birer edebiyat şaheseri olan bu "Sevgi Mektupları"nı okumalarını tavsiye etmenin bir manası olabileceğini sanmıyorum. Arif Hocamızın,

"Servet'im, hayatım, canım, her şeyim. Sana hitap etmeye kelimelerle yetişemiyorum.." "Şu karanlık dünyanın yuvasını ay'da yapan kuş sen olacaksın..."

"Bugün dilediğim kadar sıkmaya kıyamadığım elini bir daha elime ver. Ve bu senden "güle güle" demek olsun. Evet "güle güle" fakat nereye? Orasını ben bilirim. Servet hakkını şimdiden helâl et, toprakla aramdan çekil."

"Buhran içindeyim Servet, bitiyorum. Bu çırpınışa, bu eriyişe, tahammülüm kalmadı artık; Allahın verdiği canı iade etmeye karar verdim." tarzındaki "mensur şiirler"e ve

Bardaktan seni içmek, Seni teneffüs etmek havada.

veya

Geceler dolusu emek, Gözler dolusu yaş Ve ayların batışı Yavaş yavaş.

Tarzındaki şiir ısrarlarına, kaç kadın dayanabilirdi? Nitekim Servet Hanım da bütün direnmelerine rağmen dayanamamış ve "Peki" demişti.

İşte bu evliliğin temelleri atılmadan önce 11 Kasım 1940'da yazdığı mektupta belirttiği gibi:

Günler, geceler ötesi,/ Gelirse beklediğim /Masal gecesi, /Şu fani dünyada her /Murat olsun /Ve senden doğacak kızımın /Adı 'Fırat" olsun!

Gerçekten de bu evliliğin tatlı meyveleri, kızları Fırat ve oğlu Murat oldu.. Bu kardeşlerimizle birlikte mutlu yuvanın sıcaklığından biz de yararlandık. İki katlı evin alt katında, kiracısı olmak şerefine nail olduğumuz bu ev, Ankara Kavaklıdere, Bülten Sokağı'ndaydı. Her olayı şiire bağlama alışkanlığında olan Arif Hoca, - Servet hanım duymasın-

Ankara, kızlarının içinde adı /Gülle başlıyanı, ten'le biteni seçtim. /Ve bütün sokaklarını dolaşıp onun/ Adına kafiye diye /"Bülten"i seçtim.

dediği, evdi burası...

Burada, sadece ev sahibimizin yakınlığı ile değil, aynı zamanda sokağımızın biraz altında 1944 milli çıkışının mağdurlarından Zeki Sofuoğlu hocamızın evi; köşe başında her ihtiyacımızı güvenerek aldığımız Ahmet Kösoğlu'nun bakkal dükkânı; biraz ilerisinde Dündar Taşer ile sevgili Asuman Ablamızın Billur Sokağındaki S. Demirel'in evinin arka bahçesine bakan evleri; bir alt sokakta, o tarihlerde henüz ingilizce eğitim moda olmamışken, bu dille eğitim yapan ODTÜ'de yabancı dildeki eğitime Devlet Gazete'sindekı yazılarıyla şiddetle karşı çıkan, Prof. Dr. Cengiz Uluçay hocamızın evleri; daha yukarıda Gazi Osman Paşa'da Emine Işınsu arkadaşımızın birlikte oturdukları, babası Emekli General Aziz ve eşi Halide Nusret Zorlutuna'ların evleri ile İskender Öksüz’ün rahmetli olan ilk eşleriyle birlikte oturup, kiracılığını Sadi ve Mübeccel Somuncuoğlu'na devrettikleri Nene Hatun'daki evleri ile de bir dost muhiti içerisinde hissediyorduk kendimizi...

"Onlar bu dilden anlar" diyerek; en sert ifadeleri kullanan Arif Hocanın, hem evde hem de onun şirin küçük bahçesinde, Fırat'tan torunu olan Hakan ile "en tatlısından konuştuğuna defalarca şahit olduk:

Bilirsiniz destanlarda destanca konuştuğumu, Divâncılar arasında divânca konuştuğumu, "En tatlısı bu!” derdiniz; duysanız evde Torunum küçük Hakan'la Hakan'ca konuştuğumu.

Yine bir sabah kahvesi esnasında şunu söylemişti: "Beni, Bayrak şiirinin şairi olarak tanırlar. Halbuki ben, Bayrak şiirinin şairi olarak değil, 'Yelken' şiirinin şairi olarak tanınmayı arzu ederdim." Bu söz üzerine, 80 mısradan meydana gelen Yelken şiirini tekrar dikkatle okuyunca, Hocamın hassasiyetine katıldım. Gerçekten de şiir, şaşaalı bir imparatorluktan bugünkü hâle gelişimizin serüvenini, kenara atılmış bir yelkenlide canlandırıyordu ve bu şiiri her milletseverin, gönlü burulmadan ve gözleri dolmadan okuması mümkün değildi.

O, son derece mütevazı bir insandı. Bakınız kendisini nasıl tarif ediyor:

Mevsim mevsim, dar yatağımdan taştım: Pek şöhrete ermedim, fakat yaklaştım. On yıldır biraz tanıttığım imzamı, Ömrümce, unutturmak için uğraştım...

Bir diğer tevazu sahibi, kelimenin bütün mânası ile ülkücü, bizim neslin örnek insanı ve ağabeyi olan Galip Erdem ise, Hoca için şöyle diyordu:

"Merhum Arif Hoca dostumdu. Böylesine bir yakınlık, benim hesabıma elbette ki büyük bir şereftir. Ama diğer bir acıdan bakılınca, cemiyetimizdeki değer bilmezliğin belirtisidir. Neslimizin talihsizliğini gösterir.

Hocamdan 26 yaş küçüktüm. O bir devdi, bense bir cüce! Sağlam bir cemiyet yapımız olsaydı; Arif Hocaya, ancak uzaktan uzağa hayranlık duyabilirdim. Çünkü kendi neslinin öyle bir dostluk ve sevgi çemberi ile kuşatılırdı ki, bizim gibiler yanına yaklaşamazdı; selâm vermesini bile armağan saymak zorumda kalırdık..." ... Adamdı. Adı büyüğe çıkmış 'küçüklere benzemezdi Adamcık değildi."

Arif Nihat Asya, sevdiklerinin düğünlerinde, arkadaşlarının mutlu günlerinde, çocuklarının doğum ve sünnetlerinde, ebcet hesabı ile tarih düşürerek; kendi el yazısıyla yazdığı mısraları çerçeveletir, "Şairin hediyesi ancak bu kadar olur" diyerek, hediye ederdi.

Ne yazık ki, Arif Hocalarının tarih düşürmelerinden mahrum olarak doğan Aslıhan, Batuhan ve Nihan'ın annesi olan kızım Ayşe İlbige'nin doğumu ile ilgili olarak, bizce paha biçilemez değerlerdeki şu mısraları armağan etmişti:

Ayşe İlbige Metin’in doğumu:

"Ne güzel kızsın Ayşe İlbige sen" Der benim için gelen "Metin" soyadım. Ben derim, hangi aşka kısmettir. "Yarınlarımda tadım?"

Oğlum Mustafa İlteriş'e, aynı değerdeki armağanı ise şudur: Mustafa İlteriş'in doğumu:

'Türküm Müslümanım, Miraç'ta doğdum. Bunları belirten bir isim bulmak. Çevremi yorarken dedim ki; "İsmim Mustafa İlteriş Metin olacak"

Hocanın, yiğit seciyesine örnek olarak da şu olayı söyleyelim:

Malatya Lisesi Müdürü iken. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile takışmışlar. Bakan okulu, bizzat teftişe gelmiş. Öğretmenlik yaptığı okula, bisikletle gidip gelen ve giyimine de dikkat etmeyen Hoca’nın pantolonundaki çamur izlerine gözünü dikip, "Bu paçalarının hâli ne" diye çıkışan Bakan'a, Hoca'nın cevabı şu olur: "Benim paçalarımın bir Bakanın ağzında ne işi var?" Bu söz üzerine, Malatya Lisesi Müdürlüğü'nden alınıp, Trakya bölgesindeki bir okula Edebiyat Öğretmeni olarak sürülmüştür.

Zamanımızda bir kısım siyasilerin karşılıklı olarak oy aracı gördükleri, diğer bir kesimin kamusal alan ilan ederek "Kayıkçı kavgası" haline dönüştürdükleri başörtüsüne Hocamız: Türban olarak değil, 'Türk'ün köy modası" olarak bakmakta ve şöyle demektedir:

BAŞÖRTÜSÜ

Altında saçlarımız, /Arkadan, ne hoş sarkardı; /Kimimizde -örgü örgü- sarmaşıklaşır... /Kimimizde, su olup, akardı!

Bir gericilik tutturmuşsunuz; /Gericilik değil, Türk'ün köy modasıdır bu. /Üstelik ninemizin başımızda /Taşıdığımız hatırasıdır bu

Dediniz "Çıkacak başınızdan Başörtünüz!"/ Alın -öyleyse- onunla Yüzünüzü örtünüz

dediği hâle mi geldik, ne dersiniz?

2004 yılında, 100. Doğum yıldönümü dolayısıyla ve Kültür Bakanlığının katkıları ile İLESAM'ın Ankara, İstanbul, Trabzon, Erzurum, Antalya gibi şehirlerimizde tertiplemiş olduğu anma toplantılarına, bendenizi de davet etmek lütfunda bulundular. Maalesef ülkemizde, belirli bir enternasyonal görüşe sahip olanlar, şişirilip piyasaya sürülmekte, edebiyat, musiki ve sanat alanındaki gerçek sanatçılar yok sayılıp, ölüme mahkûm edilmektedir. İşte İLESAM, anma toplantılarıyla bu kadirbilmezliği yıkmaya çalışmıştır.

Bu günlerde, O'nun:

Perdeleri örtük, Hatıralar kırık dökük Bir yer olacak orda... Adı "Kerkük1...

diye feryat eden sesini duyanımız var mı?

Haberin yok gibidir, Taşıdığın değerden

Sabunla elini yüzünü Vücudunu yıkamalısın. Ve işin bittikten sonra Sabunu yıkamalısın.

Arif Nihat Asya şiirle beraber yaşar, her anı şiirle birlikte geçerdi. Gezerken, herhangi bir toplantıda bulunurken onu, not alırken görürdünüz. Aldığı kısa notlardan, nefis şiirler doğardı. Gezileri esnasında uğradığı belde, ilçe, il için rubailer yazardı. Günümüzde bu rubailerin, ilgili şehirlerin girişlerine, tabelâ hâlinde asılması çok isabetli olacaktır. Bu konuda mahallî yönetici ve derneklere görev düşmektedir.

Hocamızın ruhu şad, makamı cennet olsun.

YAZARIN NOTU:  Bir görüşmemizde:                         "Beni Bayrak şiirinin şairi olarak bilirler. Halbuki ben, Bayrak şiirinin şairi olarak değil, "YELKEN" şiirinin şairi olarak tanınmayı arzu ederdim;" demişti. Bu şiiri hatırlarsak: İ.Metin

YELKEN

Onun dalgalarla omuzdaş /Çağı da vardı. /Yalnız yelkeni değil, /Bayrağı da vardı!

Kendisi saksıydı. /Bayrağı çiçek../ Gül getirip gül götürdüğü günler, /Artık, geri gelmiyecek!

Şimdi yorgun argın /Yelkenlerinin buruşukları , /İhtiyar alnının /Kırışıkları!

Nefes almaya başlamalıydı deniz.. /Onları o zaman, görmeliydiniz!.

* * *

Neye varacak sonu, /Böyle giderse? /Direkleri, dal verseydi bari; /Çiçek verse, yaprak verse!

* * *

Gövdeyi, tekerlek takıp, araba mı edecekler; Ayak takıp at mı; /Yelken, kefen mi olacak,/ Eskisi gibi kanad mı?

Belki direkler hatıl edilecek; /Omurgalar çatı, saçak; /Küpeşteler döşeme... /Sen ol da inleme!

Kimi temele düşecek, kimi dama... /Sen ol da ağlama!

Kırıntılariyle döküntüleri, /Ateşte yanacaklar; /İplerini belki salıncakta, /Belki sehpada kullanacaklar!

Baştan başa yanıp yerde kül /Gökte bulut olmak da var; /Kesilip, biçilip, çakılıp /Tabut olmak da var!

Demirini mezarcı mı kazma yapacak, /Bahçıvan mı; /Zavallı,bahçeden mi dönecek,akşamları, /Mezarlıktan mı?

Yelkeni, yarın /Ya yatak çarşafı, ya yorgan yüzü.. /Sevmediğine düşerse şayet “denizim, /Denizim!” demekle geçecek gecesi, gündüzü!

***

Midyeler, yengeçler, ıstakozlar /Diş geçirmiş omurgasına... /Bunlar neyse ama dayanamıyacak /Yılanbalıklarının meydan okumasına!

Açmış göklere elini; /Duaya dua ekliyor. /Başı, köpüklü dalgalar; /Yelkeni, rüzgâr bekliyor!

***

Bu haliyle de çıkabilirdi /En uzun yolculuğuna.. /Alışıktı açıkdenizin /Sıcağına, soğuğuna.

Pişman değildi, aslaa, /Gemi olarak doğduğuna!

***

Şimdi direkleri, korkuluk.,. /Ambarlarında saklambaç, köşe kapmaca; /Çevresinde koşmaca /Kadın, erkek, çoluk çocuk...

Sevse de çocukları /Yelkenine yetmez solukları!

***

Yan gelecek gemi miydi o, /Kuytuların koğuğuna! /Kıyıda ölmekti korkusu; /Uğradı korktuğuna!

* * *

Koç yiğitine yeterdi /Nemi, loşluğu, sıcağı../ Onun da vardı -her kadın gibi- /Koynu, kucağı.

***

Uçmak için doğup /Yelkenini yerlerde sürümek... /Yaratılmak açıklar için; /Sonra, koylarda çürümek!

Bir ülke bulun ona /Uzakların buğularından, sislerinden /Tıkanmadan göğsü /Limanların islerinden!


ÜYE GİRİŞİ
 Beni Hatırla
twitter facebook
E-Bülten
Arama Yap
İLK YAZI (Meriç COŞKUN)
Bizler çok eski dostlarız. Bizleri bir araya getiren fikrî beraberlik yani Türkçülük mefkûresi, dünya var oldukça, Bilge Kağan’ın deyişiyle “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe” ilânihaye devam edecek bir ülkü beraberliğidir. Bizlerin bir özelliği daha var. Bu ülkü beraberliği “pazara kadar değil, mezara kadar” ifadesi ile ilk nazarda kararlı bir deyiş gibi görünse bile, bizlerin beraber...
AMAÇ (Salih DİLEK)
Biz 12 Eylül’den evvel Ülkücü mücadelede fiilen bulunmuş, vatanımız ve milletimizin menfaatleri doğrultusunda hiç bir fedakârlıktan kaçmamış bir dönemin mensublarıyız. Yaşlarımız 50'nin üzerinde. 80 yılına kadar mücadele ortamı içerisinde bir hayli müşterek hâtıralarımız olmasına rağmen hayat telâşı içerisinde birbirimizi ihmâl ettiğimizin farkında...
STRATEJİK VİZYON (Aksakallılar)
Dünya’nın en gözde, fakat belâlı bir coğrafyasında yaşamaktayız. Bu coğrafyada bizden evvel yaşayan milletlerin, ne kendilerinden, ne de kültürlerinden bir eser kalmamıştır. Bu coğrafyada yaşayabilmek için çetin ceviz olmak lazımdır. Dedelerimiz bu noktaya çok dikkat etmiş ve binlerce yıl evvel, Bilge Kaan Başbuğumuz ”Ey Türk, üstte gök çökmedikçe,...
NAMAZ VAKİTLERİ
Son Eklenen Videolar
KURTBOĞAZI ERKENEKONDAN ÇIKIŞ ŞÖLENİMİZ
"Bir Ülkücülük Hikayesi" - Salih DİLEK - 1.2.2014 - Ocakbaşı Sohbeti
FETHİYESPORLU VE KARŞIYAKALI TARAFTARLAR KARŞILIKLI OLARAK ANDIMIZI OKUDU
NEVZAT KÖSOĞLU CENAZE TÖRENİ
ANDIMIZ
Hakkımızda | Üyelik Koşulları | İlk Yazı | Amaç | **STRATEJİK VİZYON BELGESİ** - **AKSAKALLILAR**
Her Hakkı Saklıdır © 2013 eskimeyendostlar.net