Eskimeyen Dostlar
MAKALELER
BÖLÜMLER
ETKİNLİKLER
DUYURULAR
1458 'kez okundu.
2013-03-14
TÜRK HARSINDAN ESİNTİLER - Ziya GÖZLER

    Bir millete mensup olmanın şuuru içinde geçmişimizi aydınlatmak yolunda bugüne dek, Türk harsına katkıda bulunan bütün erenlere, münevverlere, tarihçilere, edebiyatçılara,  felsefecilere, komutanlara, yol göstericilere ve dağda, bayırda, ovada, köyde, şehirde söyledikleri, yazdıkları ve yaptıkları ile tarih şuurumuzun enginliğine yardımcı olan halkın ta kendisine, şükranlarımızı sunmak, onlara saygı duymak ve ruhlar âlemine göç etmiş olanları hürmetle yâd etmek hepimize düşen önemli bir vazife olarak telakki edilmesi gerekir. 7000 yıl gergef gibi işlenen ve dünyanın keyifle, gıptayla, kıskançlıkla ve biraz da kızarak izlediği bir tarihi, dünyaya sunmak ve insanların büyük çoğunluğunun o tarihe saygı duymasını sağlamak çok kolay değildir. İlk yaşadıkları yerler, fetihler, efsaneler, göç yolları, yeni kavimlerle buluşmalar, kültür alışverişleri, Gök Tanrılı dine inanırken semavi dinlerle karşılaşmak ve İslamiyet?i benimsemek, yaklaşık 70 milyon kilometreye kareye hükmetmek, yedi düvelle savaşmak ve neticede Hıristiyan birliğine yenilerek Anadolu?ya sıkışıp, burada yaşamaya mahkûm olmak. Ancak asırlardır bitmeyen kin, Türkler?i buradan da söküp atmayı da düşünmektedir. İşte Anadolu coğrafyasından da gönderilmeye çalışılan Türkler?in harsında yine kısa bir gezinti yapalım istedik. Bakalım kimmiş bu Türkler, neler yapmışlar, kimler neler söylemişler, yazmışlar Türkler hakkında.  Kalemimiz bizi şu konulara götürdü.

    Yazılanları aktarmadan önce 16.2.2013 tarihinde yayınlanan Tarihin Arka Odası adlı geçmişimizi tüm çıplaklığı ile bizlere sunan ciddi, sevimli ve bilgi dolu bir kültür programından bazı kısımları aktarmayı uygun gördüm (Bu programın her bölümünün dikkatle seyredilmesi bilgi ve görgümüzü çok artıracaktır). Programı sunan Sayın Murat Bardakçı, Sayın Prof. Dr. Celal Şengör, Sayın Prof. Dr. Nuran Aksoy ve Sayın Doç. Dr. Erhan Afyoncu ile çok hoş bir sohbetten sonra konuşmayı Türkler?de haritacılık konusuna getirdi ve Türkler?de haritacılık nasıl başlamıştır diyerek sözü Sayın Şengör?e bıraktı. Seviyeli bir bilim adamı, bir kültür abidesi ve çok vatansever bir şahsiyet olan değerli kardeşim Şengör?ün sözlerinin başındaki kısmını aktaracağım. Sayın Şengör 2006?da bir jeoloji konferansı için Moğolistan?a gidiyor. Arkadaşı Moğol Profesör Tomurtogu?ya Orhun Anıt?larını görmek istediğini söylüyor ve gidiyorlar. Gittikleri yer Harhari yani Karakurum, Cengiz Han?ın başşehri. ??Dev bir anıt, (Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk) bombeli. Bu bombelerde haritalar da bulunuyor. Bu anıtın bir yanında Moğol Ulusu, diğer yanında Hiung-Nu (Hunlar) Ulusu ve öbür tarafında Türk Ulusu ve Göktürk İmparatorluğu yazıyor (Türk burada tek başına bulunuyor). Oğlu Asım, Harhari?nin yanındaki tepenin kenarından Orhun?un aktığını söylüyor ve baba karşısı ÖTÜKEN diyor ve büyük bir coşku yaşıyorlar. Cengiz Han?ın burayı Harhari?yi başşehir yapmasını da Cengiz Han?ın Aşina sülalesinden gelmesine bağlıyor Şengör. Ve Moğol profesör biz Moğolları ve siz Türkleri tek ulus olarak kabul ediyoruz diyor. Bunun üzerine Cengiz Han?ın süvarileri ile Türk Hava kuvvetlerinin benzerliği konusunda, Moğol televizyonunda Şengör bir programa katılıyor. Hunlar?ın haritacılığı konusuna da şöyle açıklık getiriyor. Hain Hun Hakanı Bi, Çin?e yenilince ülkenin haritalarını Çin İmparatoru?na teslim ediyor. Bu da Hunlar?ın haritacılıkla ilgilendiklerinin bir kanıtıdır. Orta Asya?da Türkler haritacılıkla ilgilenmişlerdir. Ama Osmanlı?da belli bir dönemde ve özellikle de Fatih Sultan Mehmet zamanında haritacılık önem kazanmıştır. Ancak Selçuklular dönemiyle ilgili bilgiler bulunmuyor.?? (Sayın Şengör ve diğer konuşmacıların Orta Asya?daki bilgiler karşısındaki heyecanını görmek ve yeni bilgiler edinmek isteniyorsa bu program internetten seyredilebilir).

    Sır Charles Eliot?un Avrupada?ki Türkiye adlı eserinin 1. Cildinde Türkler ile ilgili yazdıklarına kısaca değinelim: ?? İnsanın zihninden ne kadar heybetli isimler geçiyor: ?Tanrının Kırbaçları? Hunlar, Avarlar ve Türkler; Gazneliler, Memluklar, Altınordu Devleti, Büyük Moğol, Cengiz Han, Timurlenk, Fatih Sultan Mehmed.. Kuzey Afrika?dan, Pasifik?e kadar yayılmışlardır. Viyana?ya, Japonya?ya seferler düzenlemişler, Rusya?yı, İran?ı, Hindistan?ı idare etmişlerdir. İmparatorlukları kısa ömürlü olmuştur, ama nasıl Peking?de hâlâ tahtta bir Mançu oturuyorsa, İstanbul?daki tahtta da bir Türk vardır? M.Ö. 1400?den itibaren ve hususiyle M.Ö. 200 yıllarında Çin yıllıkları, HİUNG-NU diye adlandırılan savaşçı göçebelerden bahseder. Yıllıklarda HİUNG-NU ismi genel bir isim olarak geçer ve belli bir aşireti göstermez. Çin yazarları kayıtlarında bunları son derece kuvvetli ve enerjik ama barbar olarak göstermişlerdir. Ülkeleri at sırtıydı. Belli bir yerleri yoktu. Bir yerde asla uzun müddet kalmazlardı. Ordugâh kurdukları zaman, her aşiret ve ailenin kalacağı hususi site olduğu halde, şehir ve köyleri yoktu.??

    Şecere-i Terakime?de (Türklerin soy Kütüğü) Ebülgazi Bahadır Han?ın yazdıkları bir soyun varlığının günümüzden 453 yıl önce gözler önüne seriyor.  ??Türkmenin tarih bilen bilgili yaşlılarının hepsi Oğuz Han?ın on iki çadırında oturan yirmi dört torununun adlarının manalarını ve damgalarının nasıl olduğunu ve kuşları olan kuşlarının adları şöyle söylemişlerdir ki: Kayı?nın manası muhkem demek olur. Damgasının şekli budur: Kuşu şahin (şunkar). Bayat?ın manası devletli demek olur. Damgasının şekli budur: Kuşu baykuş (ugi). Avşar?ın manası işi çabuk işleyici/demek olur. Damgasının şekli budur: Kuşu beyaz doğan (çerelaçin). Bayındır?ın manası yapıcı demek olur. Damgasının şekli budur: Kuşu şahin (laçin). Salur?un manası kılıçlı demek olur. Damgasının şekli budur: Kuşu kartal (bürgüt). Kınık?ın manası aziz demek olur. Damgasının şekli budur: Kuşu ak kartal.??

    ??Padişahlar ellerinde terazi tutmuş kimselere benzerler. Asıl padişah odur ki, elindeki teraziyi doğru tuta?? diyen Fatih Sultan Mehmet Han?ın babası II. Murat Han Osmanlı İmparatorluğunun en bilge padişahları arasında yer alır. Türk birliğinin kurulmasında ve Türk diline ve harsına yaptığı hizmetler çok önemlidir. Türk-Oğuz geleneklerini anlatan Yazıcıoğlu Ali?nin Tevarih-i Al-i Selçuk, Molla Ali?nin Anadolu?nun Türkleşmesini anlatan Danişmedname, Yazıcıoğlu Mehmet Efendi?nin Muhammediye?si, Şeyhi?nin Hüsrev ile Şirin?i ve Mercimek Ahmet?in Farsça?dan çevirdiği Kabüsname onun döneminde Türk harsına kazandırılmış eserlerdir. II. Murat Han oğlu Fatih Sultan Han?a verdiği nasihatlerden kısa bir bölüm alarak bu güçlü padişahın yönetimle ilgili fikirlerini de öğrenelim: ??Ey oğul! Şunu iyice bellemelisin: Herhangi bir şeyin, devamlı olarak kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla meydana gelmesiyle, akıl, tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve yorucu tecrübeler sonucu, dilediğimiz şekilde meydana gelmesi arasında büyük farklılıklar vardır. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, sakıncaları da çoktur. Yukarıda gördüğümüz gibi, uygun ve münasip zamanlar, fırsat düşürmede sağlanan kolaylıklar, elbette ki, hayata acele etmek ve kol gücünü kullanmak için verilmiş değildir? Ben sana kılıcın faydasızlığından ve gereksizliğinden bahsetmiş değilim ki! Eğer böyle bir amacım olsa, başta kendi ecdadım olmak üzere, diğer bütün padişahların hareketlerine karşı çıkmış olurum. Benim kanaatimce, yerinde ve gereğinde, elbette, kılıca da lüzum vardır. Aslında benim söylemek istediğim şey daha başkaydı. Ben sana, kılıç nerede kullanılır, akıl nerede gereklidir, savaşlarda ve ülke idaresinde hangisi daha faydalıdır, bunu açıklamaya çalıştım.??

    Fatih Sultan Mehmet Han padişah olduktan sonra İstanbul?un fethi konusunda ulema ve komutanlarıyla sürekli görüşmeler yapar. Ancak çoğunlukla bu şehrin zaptının mümkün olamayacağı fikri ileri sürülür. Fakat padişahın hocası ve ruhunu terbiye eden Akşemseddin Hazretleri, ulemanın bu sözlerine karşı çıkar ve şunları söyler: Kostantiniyye?yi Muhammed Han fetheder. Sonra beni asfar alır. Akşemseddin Makâmât-ı Evliyâ adlı kitapta İstanbul?un fethi ile ilgili şu bilgilere yer verilmiştir: ??Savaşa devam edildiği sırada Sultan Mehmet bir ara Hazreti davet eder. Fakat Hazret çadırına kimsenin alınmamasını talebelerine tenbih ettiğinden haber verilemez. Gelmeyince Sultan Mehmet hiddetlenir. Gelir, fakat bakar ki çadırı örülmüş vaziyette kapalı. Kılıcını çekerek yarar ve içeri girer. Görür ki, içeride hiçbir şey yok. Hazret sadece toprak üzerinde secdeye varmış. Tacı mübarek başından yuvarlanmış, başının ak saçı ve sakalı parlamakta. Mübarek ak saçını ve sakalını toprağa sürmüş, toprak olmuş. Mübarek gözlerinden boşanan yaşlar bir sofralık yer tutmuş. Bu halde münacaat etmekte. Padişah şeyhin bu halini görünce döner ve makama gelir. Kaleye bir de bakar ki; İslam askeri (Hisara yürümüş.. Önlerinde ak elbise aba) giymiş bir taife hisara gelmekteler.. Ardından da İslam askeri.. Derken kale feth edilir. Fetihten sonra halk Akşemseddin Hazretlerinin etrafını alır: Fethi tayin ederek gaibi nasıl bildin? Derler. Şöyle cevap erir: Kardeşim Hızır?la İlm-i ledünde Kostantiniyye?nin fethi istihrac etmiştik. Kale feth olunduğu gün Hızır?ı gördüm, aba giymiş velilerle askerin önünde hisara girmişti. ??

    Babamın kütüphanesindeki bir kitap, basım yılı 1930, adı Terbiye ve Tedris Tarihi. Birinci Cilt. Müellifi Dr. Halil Fikret. Eserde, milletlerin terbiyeleri ve bazı düşünce adamlarının görüşleri dile getiriliyor. Mukaddimedeki şu cümle bugün niçin bu durumda olduğumuzun bir özetidir. ??Medeni ve harsi kıymetleri gelecek nesle aşılamak ya muayyen bir plân takip etmekle olur yahut gelişigüzel olur. Genç nesle, gelişigüzel tesir edilirse çok hatalar yapılabilir. Yetişmiş neslin vazifesi, mevcut kıymetleri bir sistem dâhilinde toplamak, kısaltmak ve ıslah etmek ve gelecek nesle en muvafık bir şekilde telkin eylemektir.??  Kitabın 149 ? 159. Sayfaları Türk Terbiyesine ayrılmış ve bakın neler söylemiş Sayın Fikret: ?? Orta Asya yazın Sahrayı Kebir gibi sıcak, kışın Finistan gibi soğuktu. Tabiatın bu hususiyetlerinin Türkün bünyesine ve ahlâkına tesir etmemesi imkânsızdı. Türklerin çok mukavim bedene malik olmaları daima hali faaliyette olmalarından ve muhtelif muhit ve tesiratına intibak etmelerinden ilerigeliyordu. Fazla cesur mücadeleci ve kuvvetli olmaları da yine iklim ve tabiatın zaruri neticesi idi? Türklerin hayatı her zaman bir mücadele içinde geçerdi; cesaret ve kuvvet, mücadelenin en tabi şartları idi. Türkün cesaret ve seciyesi bütün dünyaca maruftur. Türk, islâmdan evvel <<öz bir, kişi bir>> derdi. İslâmdan sonra <<söz bir Allah bir>> demiştir. Türkte dürüstlük, haysiyet ve vakar cibilli bir haldedir. Türk büyüklüğü sever, azmettiğini mutlaka yapardı. Cenk Türkün oyuncağıdır. <<İnsan evde doğar kırda ölür sözü>> Türklerin darbımeselidir. Bundan başka Türk cemiyetçidir. Disiplini sever ve itaati zarurî bir içtimai meziyet telâkki eder. Çinli bir tarihçi <<Türkler cenkte ölmekle iftihar eder, hastalıkla ölmek onlar için ardır>> diyor. Şemseddin Dımışkî: << Türk öyle bir kavimdir ki görüştüğünüz vakit melektirler, eğer onlarla cengederseniz ifrit kesilirler>> diyor.??

   Asırlardır keskinleşen ve kesinleşen Türk seciyesi ne yazık ki, son iki yüz yıldır batının her türlü saldırısı karşısında yavaş yavaş değişmeye başlamış ve neticede arabesk bir yapının çıkması hâsıl olmuştur. Türklük, İslamiyet, Avrupalılık ara kesitinde bocalayan bir halk. Üstelik bedeni olan Türklük ortadan kaldırılmak isteniyor, diğer taraftan da bedeninin üzerine giydiği İslam zırhının üzerinden çıkarılmasına çalışılıyor? Ancak biraz hamasi olacak ama yüz bin mızrağın çıkarılması her şeyi bir anda değiştirebilir. Yeni Türk bir daha asla doğmayacak ama küllerinden ortaya çıkacaktır. Türklüğü ile gurur duyan insanların ülkesinde yaşamak en büyük arzumuzdur. Asırlar, yıllar öncesinde atalarımız neler yazmışlar, söylemişler, anlatmışlar bizler şimdilerde nelerle uğraşıyoruz. İnsanların ellerindeki barış, sevgi ve inanç ışıkları söndü fakat bizim elimizde umut ışığı var. Bu ışıkla diğer ışıkları yeniden yakabiliriz. Yeter ki, Türk halkı kenetlenebilsin. Elimizde tuttuğumuz umut ışığı bilimin, aklın, teknolojinin, çağdaşlığın gösterdiği ışıktır.

    TANRI TÜRKÜ KORUSUN...
ÜYE GİRİŞİ
 Beni Hatırla
twitter facebook
E-Bülten
Arama Yap
İLK YAZI (Meriç COŞKUN)
Bizler çok eski dostlarız. Bizleri bir araya getiren fikrî beraberlik yani Türkçülük mefkûresi, dünya var oldukça, Bilge Kağan’ın deyişiyle “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe” ilânihaye devam edecek bir ülkü beraberliğidir. Bizlerin bir özelliği daha var. Bu ülkü beraberliği “pazara kadar değil, mezara kadar” ifadesi ile ilk nazarda kararlı bir deyiş gibi görünse bile, bizlerin beraber...
AMAÇ (Salih DİLEK)
Biz 12 Eylül’den evvel Ülkücü mücadelede fiilen bulunmuş, vatanımız ve milletimizin menfaatleri doğrultusunda hiç bir fedakârlıktan kaçmamış bir dönemin mensublarıyız. Yaşlarımız 50'nin üzerinde. 80 yılına kadar mücadele ortamı içerisinde bir hayli müşterek hâtıralarımız olmasına rağmen hayat telâşı içerisinde birbirimizi ihmâl ettiğimizin farkında...
STRATEJİK VİZYON (Aksakallılar)
Dünya’nın en gözde, fakat belâlı bir coğrafyasında yaşamaktayız. Bu coğrafyada bizden evvel yaşayan milletlerin, ne kendilerinden, ne de kültürlerinden bir eser kalmamıştır. Bu coğrafyada yaşayabilmek için çetin ceviz olmak lazımdır. Dedelerimiz bu noktaya çok dikkat etmiş ve binlerce yıl evvel, Bilge Kaan Başbuğumuz ”Ey Türk, üstte gök çökmedikçe,...
NAMAZ VAKİTLERİ
Son Eklenen Videolar
KURTBOĞAZI ERKENEKONDAN ÇIKIŞ ŞÖLENİMİZ
"Bir Ülkücülük Hikayesi" - Salih DİLEK - 1.2.2014 - Ocakbaşı Sohbeti
FETHİYESPORLU VE KARŞIYAKALI TARAFTARLAR KARŞILIKLI OLARAK ANDIMIZI OKUDU
NEVZAT KÖSOĞLU CENAZE TÖRENİ
ANDIMIZ
Hakkımızda | Üyelik Koşulları | İlk Yazı | Amaç | **STRATEJİK VİZYON BELGESİ** - **AKSAKALLILAR**
Her Hakkı Saklıdır © 2013 eskimeyendostlar.net