Eskimeyen Dostlar
MAKALELER
BÖLÜMLER
ETKİNLİKLER
DUYURULAR
1259 'kez okundu.
2008-12-17
TÜRKÇE'NİN USTA KALEMLERİ - HASAN KAYIHAN

1949'da Pazaryeri-Bilecik’te doğdu. Yunus Emre İlköğretmen Okulunu, Balıkesir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü (1971), Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Devlet Lisan Okulu, Ortadoğu Amme İdaresini (1974) bitirdi. Öğretmenlik ve Millî Eğitim Bakanlığı Film-Radyo Televizyonla Eğitim Merkezinde program yapımcılığı yaptı. İlk yazısı Emre dergisinde çıktı (1966). Bilecik’te Oba gazetesini çıkardı. Yazıları Töre, Ortadoğu, Hergün, Milli Eğitim ve Kültür, Doğuş dergi ve gazetelerinde görüldü.

Akıcı ve sağlam Türkçesiyle dikkat çeken Hasan Kayıhan, edebiyat dünyasında ilk olarak Yoklar adlı romanıyla tanındı. Gurbet Ölümleri romanıyla Almanya’ya işçi olarak giden Türklerin dramını dile getirdi.

Uzun süredir yurtdışında yaşayan yazar, özellikle Batı Avrupa'da yaşayan Türk gençlerinin anadillerini geliştirebilmeleri yolunda büyük bir uğraş vermektedir. Bu konuda çeşitli dergi ve gazetelerde yüzlerce makalesi bulunan Hasan Kayıhan, özel bir televizyonda Yüz Yüze adıyla haftalık sohbet programı hazırlayıp sunmaktadır. Türkiye Yazarlar Birliği'nin kurucularından olan Kayıhan, Almanya'da aktif olarak politikayla da uğraşmakta, Türk asıllı adayların partilerinde etkin görevler alabilmesi için destek vermekte, Türk derneklerinin birleşmesi, Türkiye imajının olumlu yönde geliştirilmesi için çaba harcamaktadır.

Daha geniş bilgiye yazarın kendi web sayfasından ulaşabilirsiniz:

http://www.hasan-kayihan.com/

ÖDÜLLERİ

  1. Yoklar (Peyami Safa Roman Yarışması İkincilik Ödülü)
  2. Zincir (Türkiye Milli Kültür vakfı Teşvik Ödülü, 1979)
  3. Uyanmak (1978 Dündar Taşer Armağanı İkinciliği)
  4. Gurbet Ölümleri (1983 Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Romancısı Ödülü

ESERLERİ

  1. Yoklar (1975)
  2. Zincir (1977)
  3. Uyanmak (1978)
  4. Acı Su (1978)
  5. Gurbet Ölümleri (1982)
  6. Beyler Aman (1984)
  7. Sultan / Köln’de Bir Kız ( )
  8. Dönüş( )

Hasan Kayıhan’ın eserleri hakkında yazılanlar için:

http://www.hasan-kayihan.com/kitaplarx.html

 

Hasan Kayıhan’ın kendi dilinden hayat hikayesi

http://www.hasan-kayihan.com/yolculukx.html

yolculuk...       
Her insanın kendine has bir yol hikâyesi vardır, öyle degil mi?
Akrabalarım     Bilecik'te doğdum. "İyi ki orada doğmuşum," dedim kırk yaşıma basınca...
    Yürümeyi öğrenip de ilk kez evden çıktığımda şaşırıp kalmıştım, iyi biliyorum; dört bir tarafta aşılmaz dağlar vardı; yukarıda mavi gök, aşağıda kara yer... Bana ayrılan dünyanın bu kadar küçük oluşuna canım sıkıldı; ama çok geçmeden bu küçük Ergenekon'un tadına bayıldım; zira hemen yanı başımda çok görmüş, çok geçirmiş bir bilge olan Hasibe Nene vardı; onun masalları, destanları, ağıtları ne dağ dinlerdi ne yer ne de gök... Kah zümrüdüanka kuşunun kanatlarında Kafdağları'nı aşardık kah Osman Gazi'nin peşi sıra Bilecik kalesinin surlarını... Daha sonraki yıllarda onun masalları yavan gelmeye başlayınca, Balkan, I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarına katılmış gâzileri, ardından koskoca Osmanlı tarihini ezbere bilen Hacali Onbaşı'yı keşfedecek, kanım delirmeye başladığında da İttihatçı Çerkez Kemal'in peşine düşecektim. Ve ondan bir gün şunu işitecektim: "Selânik'te Abdülhamid'in penceresine doğru ateş eden zabitin bacağına iki kurşun sıkıp yaralayan meçhul asker senin deden Kara Mustafa Çavuş idi."  Ne yazık ki, Kara Mustafa dedemi tanıyamadım; Kara Mustafa Çavuş, Trablusgarp'tan sonra Balkanlara, oradan Çanakkale'ye, daha sonra Kanal savaşlarına katılmış, mütarekede bir haftalığına köyüne uğramış, sonra Kazım Karabekir'in 15. kolordusuna katılmak üzere Erzurum'a gitmiş, 1922'de Dumlupınar'dan elinde bacağına saplanan bir İngiliz süngüsüyle dönüp gelmiş, ancak çok geçmeden hayata vedâ etmiş.
İşte bu Kara Mustafa'nın kızı olan anam, Fadime Hatun, altı yaşına bastığım yılın eylül ayında bir gün, beni tozun toprağın içinde oynayıp dururken kolumdan tuttuğu gibi bir kazan sıcak suyun altına attı, tokuçlaya tokuçlaya yıkadı; sırtıma cepken, bacağıma potur geçirip başıma poşu bağladıktan sonra kendisi de bindallısını giyip beline kavakuşağını kuşanıp başına al yazmasını bağlayınca bir şeyler olacağını anladım; nedir, demeye kalmadan kendimi  cepkenleri, poşuları, yeldirmeleri rüzgârda savrulan al atlara binmiş bir mahşerin arasında buldum. Gene Söğüt'e , Ertuğrul Gazi'ye gideceğimizi anladım. Önceki "Söğüt Seferlerine"  anamın sırtında katıldığım için pek fazla birşey hatırlamıyordum. İçinden geçtiğimiz köylerin ve kasabaların halkı yollara dökülmüştü; benim boyumda olup da bizi analarının kucağında seyre gelen çocuklara nasıl hava attığımı hatırladıkca hâlâ gülerim. Ancak bu seferde bir olay var ki, işte onu hatırlamak bile istemem ama madem açtım söyleyeyim:
Bir ilçeye gelmiştik. Yol çarşıdan geçiyordu. O gün oranın pazarı varmış. Aniden durduk. Atının üzerine dikilen Koca İbramaga: " Bacılar, yiğitler!.." diye bağırdı, "kasabada mahşeri bir kalabalık toplanmış, oymaklar kendilerine dörderli düzen versin, atlarınızın ayağı düz olsun, gostak durun, Ertuğrul'un torunları  nasılmış gösterelim dosta düşmana!" Dost nedir pek aklım ermezdi ama düşmanı iyi bilirdim. Hayvanlarımız tarlalarına girdiğinde üstümüze kolcusu, korucusuyla saldıran herkez düşmanımızdı bence. Aslandık puslandık, Memedemin Çavuş'un çifte dombrasına inen tokmağıyla birlikte çarşıya doğru öyle bir yürüdük ki, yer yerinden oynadı. Yolun iki tarafına toplananlardan iğne atsan yere düşmeyecek. İkinci bölüğü oluşturan bizim oymağın erkekleri ki, anlı şanlı Ümmetağa'nın torunlarıdır, kılıçlarını da çekince, alkışlar, bağırışlar ayyuka çıktı. Aşka gelen Deli Memetaga belindeki piştovu sıyırıp havaya iki el ateş açınca, delikanlı adam durabilir mi, tabancalar peşpeşe cayırdamaya başladı, gökyüzü kurşunlarla delik deşik oldu. Böyle oldu ama "Cumhuriyet Müddeumumisi" de yolumuzu bağlayıverdi. "Tabancalar," deyip dikildi. Koca İbram'ın, "bizde tabanca yok," dediğini işittim bir ara, lâkin tam o sıra gerideki delikanlılar savcının gözünü korkutalım diye birer şarjür daha boşaltmazlar mı? Tartışma uzadıkça uzadı. Sonradan anlatıldığına göre kasabanın gün görmüş memurları araya girmişler, "etme beyim, bunların boynunu vur ama tabancalarını isteme, bunlar karakeçili yörüğü, olacak şey mi senin şu dediğin?"  demişler. Savcı bu kere de başımızdaki börklere, sarıklara, feslere kafayı taktı: "- Kıyafet Kanunu'na aykırı, çıkarın Allah, çıkarın!"  Koca İbramaga'nın  kafasının tası atıverdi. "Yahu biz Söğüt'e, dedemizi ziyarete gidiyoruz, fötörle, şapkayla mı varalım huzuruna," diye bağırmaya başladı. Allah'tan ilçe mahkemesinin yol yordam, gelenek töre bilir hâkimi çıkıp geldi de savcıyı atlarımızın ayak altından çekip aldı. Böylece tekrar yola koyulduk. Efelerin gücü üzülmüş, moralleri bozulmuştu. Şamanlar oymağının delisi Boz Seyit, atının eğeri üzerine dikilip öyle bir "heeeyt.."  çekti ki, nal darbelerinden yer sarsıldı. Keyfimiz tekrar yerine gelmişti. Önce Edebali'ye, sonra Dursun Fakih'e uğradık, ardından Söğüt ovasına indik. Başkaları yük denklerini indirir, obaları kurarken anam elimden tuttuğu gibi beni etrafında uzun selvi ağaçları yükselen küçük bir yapının önündeki çeşmeye götürdü. "Köye dönünce okula başlayacaksın," dedi, "dua edeceğiz!" İlk kez o çeşmede abdest aldım. Binanın kapısından girerken korktum ve anamın eline yapıştım. "Korkma," dedi anam, "bu türbede  büyük dedemiz yatıyor." Üzerine yeşil örtü serilmiş mezarın baş ucuna dikildik. Anamı taklit ederek avuçlarımı açtım, dua okumaya başladım. Bir Elham bilirdim, bir de İhlas... Çabucak okuyup bitirdim ve anamı beklemeye başladım. O ise okudukça okuyordu. Herhalde sıkılmış olmalıydım ki, usulca geriye çekilip kapıdan çıktım. Az ileride iri ceviz ağaçları vardı. Birinin dibinde yere düşmüş bir çok ceviz buldum. Ceplerime doldururken öteden birinin geldiğini gördüm ve hemen türbeye kaçtım. Ama tez yakalandım; hareket ettikçe cebindeki cevizler birbirlerine çarpıp ses çıkarıyorlardı. Duasını bitiren anam, bana dönüp, "doğru değil bu yaptığın," dedi, "Koskoca Ertuğrul Gazi'nin huzuruna cebindeki haram şeylerle gelmeye utanmıyor musun? Türk'ün en büyüğü o!.. Bahtın açık olsun diye getirdim seni onun yanına! Sense... " Çok utandım. Hemen oracıkta, bir hafta önce kendi kümesimizdeki holluktan aniden ortadan kaybolan yumurtaları arkadaşlarımla birlikte alıp çerçiciye götürdüğümüzü de itiraf ettim.     
Okumayı tez öğrendim. Dilimi tutmayı da... Ilk öğretmenim Esemenli Başmuallim Salih Tunalı, Cumhuriyet Bayramı arefesinde  Atatürk'ü anlatırken bir ara, "en büyük Türk, Atatürk," dedi. Hemen parmağımı kaldırdım. Öğretmen söz vermediği halde ayağa fırlayıp, "hiç de değil," dedim, "sen bilmeyon, Ertuğrul Gazi'den böyük Türk yok!"  İlk öğretmen tokatını  o an yedim ve teneffüse çıkar çıkmaz okuldan kaçtım. Üç gün okula gidiyormuş gibi evden çıktım ama okulun semtine bile uğramadım. Babam, öğretmenimin arkadaşıydı; durumu ondan öğrenmiş ve o gün peşime düşmüş, haberim yok. Meyve bahçemizde gizlendiğim yerde baskına uğradım; paçayı ele vermeye niyetli değildim, kaçak gösterdim, ama babam peşimdeydi. Amcamın yakındaki bir tarlada çift sürdüğünü biliyordum, ona sığındım; biz Karakeçili yörüklerinin geleneğinde kendilerine sığınan birini teslim etmek yoktur; babam, amcamın kanatları altına girdiğimi görünce gerisingeri dönmek zorunda kaldı. Amcam, güçlü kuvvetli, çam yarması gibi bir adamdı.  Beni çok severdi. Haklı, İlköğretmen Okulu'na başladığı ilk gün 14 Eylül 1962haksız demez, daima yanımda yer alırdı. Öğretmenimin beni dövdüğünü söyleyince, hele bir de ağlamaya başlayıcınca birden öfkelendi  ve "ben ona şimdi gösteririm çocuk dövmenin ne olduğunu," deyip çifte yedek koştuğu atlardan birinin sırtına tüngüdü. Babam, belli ki olacakları tahmin etmiş, ileride bir yerde bekliyordu. Önüne geçti. On onbeş dakika tartıştılar. Sonunda babam onu ikna etmiş olmalıydı ki, amcam gerisingeri döndü. Beni dizine oturttu. "Bak," dedi, "Ertuğrul Gazi bizim akrabamız, dedemiz. Elbette en büyüğümüz... Senin her iki deden de büyük adamlardı. Kebir Ümmet deden Yunan'a  buraları dar etti valla! İsmet Paşa onun ta ayağına geldi Bozüyük'teki Inönü savaşından sonra, teşekkür etmeye. Kara Mustafa deden 15 yıl boyunca durmadan savaştı. Bizde büyük adamlar çok yani... Onun için, kim daha büyük bilemeyiz! Hem varsın hepsi büyük olsun, kime ne zararı var? Sen yarın okula git, ben bu akşam öğretmeninle konuşurum, amma bunu babana söyleme! Bu arada, sen de kocaman oldun, ata adam gibi binmeyi öğrenmenin zamanı geldi!"  Amcam askerliğinde de namlı bir süvariymiş. Ata binmeyi öğretecek olmasına çok sevindim. Ertesi gün okula gittim, öğretmenim beni görünce başımı okşadı, üç gündür nerede olduğumu bile sormadı. O gün Kurtuluş Savaşı'ndan söz etti sınıfta, "şu dağlarda,"  dedi, "nice çarpışmalar oldu... Dedeleriniz kahramanca karşı koydular düşmana... Onlara Atatürk cesaret verdi, bunu untmayın!"  Bu sözler kulağıma küpe oldu ve Atatürk'ün de en büyük Türklerden biri olduğunu bir daha aklımdan çıkarmadım. Akşam anama, öğretmenimin bana hiç kızmadığını söyledim. "Elbette," dedi anam, "öğretmenler, Edebali'nin torunlarıdır, ondan öğrendiklerini öğretirler talebelerine..."  O andan itibaren bütün öğretmenlerimi çok sevdim ve ben de öğretmen olmaya karar verdim. Yaşım tutmadığı halde yaramazlığımdan bıkan babam tarafından okula o yıl öylesine gönderildiğimi, öğretmenimin  "bu işi becerir bu," diyerek beni asli öğrenci olarak bu olaydan sonra kaydettiğini öğrendim.
    Amcam söz verdiği gibi hemen o günlerde ata binmeyi öğretmeye başladı. Bu işi çok sevmiştim; sık sık düşüp yaralanmama, üç kez kolumu, bir kez de kaburgamı kırmama rağmen bu tutkum hiç eksilmedi. Kama fırlatmayı köyün delisi Selimaga'dan, silah kullanmayı Çolak Hasanaga'dan öğrendim. On yaşındayken ilk kurşun yarasını aldım; akraba delikanlılardan Zıpzıpaga, Sürmeli Çukur'daki gürgen ağaçlarından birinin gövdesine kurşunla sevdiği kızın adınıb baş harfini yazmıştı. Heveslendim ve tabancasını istedim. Ukalâlık nasıl olur, "ben adımı ağaca değil, taşa yazacağım," deyip hemen oracıktaki bir kayaya döndüm ve tetik basmaya başladım. Üçüncü mermi geriye sıçrayıp alın kemiğimi çatlattı; izi hâlâ durur.
    İlkokulu bitirip de 10 kilometre ötedeki Pazaryeri Ortaokulu'na  yazdırılınca çok sevindim; okul umurumda değildi; sevinmemin sebebi, oraya gidip gelebilmem için bana Karacabey Harası'ndan alınmış soylu bir atın verilecek olmasıydı. Adı,Yıldız'dı. Sırtından ilk düşüşümde ona tam anlamıyla âşık olmuştum; zira Yıldız, gerisingeri koşup gelmiş, ben yerde kıvranırken diliyle saçlarımı, yüzümü yalamaya başlamış, birileri yardıma gelsin diye de başını havaya dikip sık sık kişnemişti. Ne yazık ki okula Yıldız'la gidemedim; hiç hesapta yokken Eskişehir Yunusemre İlköğretmen Okulu'ndan  yatılı öğrenci sınavını kazandığıma dâir bir mektup geldi. Öğretmen olmayı çok istememe rağmen, Yıldız'dan ayrılma korkusuyla oraya gitmemek için çok ağladım; çocukluk değil mi, allem edip kallem edip beni kandırdılar, gittim.
    1965 yılında, onüç yaşındayken okulda bir kez daha bileğimi kırdım; kırığa, çıkığa alışıktım, aldırmadım, ama bu defa yanımda her derde devâ bir utacı olan Hasibe Nene yoktu, okul doktoruna yolladılar. Adam alçıya alıp gönderdi. Aradan iki hafta geçince parmaklarımda uyuşmalar başladı. Okul yönetimi bu kez Porsuk kıyısındakı Millet Hastanesi'ne gönderdi. Burada  dört hafta kaldım, ama hiç sıkılmadım; çünkü yeni bir dünyayla tanışmıştım; sırtıma beyaz bir önlük geçirir, bol bol ruh ve akıl hastalarının, alkoliklerin, jiletçilerin serüvenlerini dinler, hemşirelere ilk aşklarını anlattırırdım. Ne var ki, kolumda herhangi bir iyileşme olmayınca korktum ve babama bir mektup yazarak hastanede olduğumu duyurdum.Şekeraga Babam "Şekeraga" yaman adamdı; sözünü kimseden esirgemez, tuttuğunu koparırdı, aynı zamanda güzel konuşur, karşısındaki insanı çabucak etkilerdi. Hastanede doktorların benimle yeterince ilgilenmedikleri  için iyileşemediğimi düşünüp ortalığı birbirine kattı. Sonra kolumdan tuttuğu gibi beni Ankara'ya, o yıllerın en gelişmiş hastanesi olan Numune Hastanesi'ne götürdü. Hemen tedaviye başladılar. Benden iki yaş büyük ağabeyim Ankara'da kolej öğrencisiydi.  Her gün yanıma geliyor, bana moral veriyordu. Hastanede Necmiye adında Kıbrıslı bir kızla tanıştım. Onu çok sevdim. O, ikinci bir Hasibe Nene oldu benim için; berikinden bol bol Osman Gazi, Orhan Gazi, Nilüfer, Yıldırım Sultan masalları, Cem Sultan ağıtları dinlemiştim; Necmiye'den ise dünyanın yarısı kadar Türk olduğumuzu, tarihimizle öğünebileceğümizi, sadece  Ergenekon'dan yeniden çıkmanın yollarını bulmamız gerektiğini öğrendim; isimler dağarcığıma Oğuz Kağan'ı, Bilge Kağan'ı, Kürşad'ı, Süyün Bike'yi, Gaspıralı İsmail'i, Osman Batur'u kattım; Timur'a sövmenin bir Türk'e yakışmayacağını,  Ziya Gökalp gibi "deme bana Oğuz, Kırgız, Peçenek; Türküz, bu ad her ünvandan üstündür!" diyebilmenin bir fazilet olduğunu da ondan öğrendim. Günler boyu Türkistan'a, Azerbaycan'a, Kırım'a, Tuva'ya seferlere çıkardık gönül pusatlarıyla... Her sefer dönüşü Kıbrıs'a koşardık soluk soluğa. Necmiye abla, Ada ufukları görünür görünmez ağlamaya başlardı; kolay değil, Erenköy sırtlarında bedeninde onyedi kurşunla şehit nişanlısı yatıyordu. İlk şiirimi Necmiye için yazdım; " Sen ey Tanrı Dağları'nın hürrriyet perisi!.."  Hastaneden ayrılırken başımda Necmiye'nin bana verdiği bir armağan vardı: Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'nın bozkurt kokartlı mücahit şapkası... Altı yıl sonra Yeşil Baf siperlerinde iki ay süreyle mücahitlerin arasında nöbet tutarken Kibris, Yesil Baf-1969başımda o şapka vardı.  
Mezuniyetten sonra kendi ilimde Gölpazarı'nın Çukurören mezrasında öğretmenliğe başladım. Bir süre sonra Eğitim Enstitüsü'ne gittim. Orada Tanrı Dağları'nın hürriyet perisini boğanların yoldaşlarını bulunca çok üzüldüm, çok kızdım. Artık ara sıra ders çalışmanın yanında bütün günlerim Turan yolunda dövüşüp durmakla geçiyordu. Üç yıl sonra anabilim dalı için yeni sayılabilecek pek bir sey edinemeden mezun oldum. Tek kazancım S. Ahmet Arvasi gibi bir öğretmenimin olmasıydı. Onun özel sohbetlerinden çok şey öğrendim; en önemlisi, Yunus'un asasını, yani kendimi aramayı... Gerçi orada kendimce ufak bir değişiklik yapmıştım; Yunus'un asasını bulacağım yerin adını Kızılelma koymuÇukurören-1968ştum. Bunu yıllar sonra kendisine anlattığımda hocam gülerek, "biliyorum," demişti, "Yoklar romanında bağıra bağıra söylemişsin bunu!"
İki yıl boyunca Köroğlu Dağları'nın tepesindeki Peçenek Bucağı'ndaki ortaokulda Türkçe öğretmenliği yaparken çok şey öğrendim; dingin bir hayat sürmenin nimetlerinden yararlanarak galiba ilk kez âşık oldum. Bir de gece gündüz delicesine okudum. Tarihe, sosyolojiye, politika ve devlet yönetimine dair ne buldumsa okudum, tartıştım, düşündüm. Öyle ki, Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü'nün giriş sınavlarında beni dinleyen komisyon üyeleri şaşırmış, "bunları nerede öğrendin," diye sormuşlardı. Enstitü tarihinde oraya kabul edilen en genç uzman öğrenci olmuştum. Orayı bitirince Milli Eğitim Bakanlığı'nda şube müdürlüğüne atandım. Öğrenme hevesim kabarmıştı; iki yıl sonra Devlet Lisan Okulu'nun İngilizce bölümünü de bitirmiş, Hacettepe Üniversitesi'nde mastır  öğrenimi alıyordum. Bir süre sonra Michigan Üniversitesi'nde devlet bursuyla doktora yapmak için girdigim sınavları kazandım; ancak o arada  felek de başıma başka çoraplar örmeye girişmişti. Michigan'a hareketime iki hafta kala "kafatasımın içini" beğenmeyenler tarafından bursum iptal edildi; elimde avucumda para namına bir şey olmadığı için tabii apışıp kaldım. "Madem öyle, ben de evlenirim," dedim ve evlendim. Artık otuz yaşındaydım.  Aynı yıl kurumumda genel müdür yardımcılığına çıkarılan tayinim de durdurulunca, kafam kızdı ve bir arkadaşımın çağrısına uyup "Allahaısmarladık Türkiye.." diyerek Almanya'nın yolunu tuttum. Artık ben de, Koca Türkiye'nin Avrupa'nın dört bir tarafına buğday taneleri gibi savurduğu çavdar benizli gurbetçilerden biriydim; Türk sınıflarında öğretmenlik yapıyor, bir yandan da harıl harıl Almanca öğreniyordum. O arada ikinci kez baba oldum. Çok geçmeden Essen Üniversitesi'nde Profesör Bay Hochmann'ın yanında "Batı Avrupa Türklerinde Kültür Değişimi" konulu doktora tezini yazmaya başladım. Ne var ki,  nasip denen şeyin "iki kapılı bir han"  olduğunu artık iyice belleyeceğim olay gecikmedi: "Hem bizde çalışıp hem de doktora yapamazsın," deyip sözleşmemi iptale kalkıştılar. Ne demiş adam, yıkılası hanede evlad-ü iyal var, çaresiz o sevdadan da vazgeçmek zorunda kaldım.
    Ama bu güne kadar bir tek şeyden asla vazgeçmedim: Tanrı Dağları'nın hürriyet perisine seslenmekten!  Ona seslenirken fincancı katırlarını ürküteceğimi hiç düşünmedim, ürken katırlara aldırmadım; lâkin bir keresinde öyle bir çifte yedim ki, acısını hâlâ hissederim...  O çifte, beni gurbet hapishanesinde gönüllü müebbete mâhkûm eden karar metninin altına kazınamaz bir mühür gibi indi. 1985'te Tercüman Gazetesi'nin Ankara'da düzenlediği Yurtdışı 4. Büyük Işçi Kurultayı'na konuşmacı olarak çağrılmıştım; kürsüye çıkan her bakan yurtdışındaki Türklerin yabancı bankalarda yatan dövizlerinin Türkiye'ye aktarılmasının öneminden, her müsteşar bunu sağlamanın yollarından söz ettikçe,  gurbetteki soydaşlarımın nasıl horlandıkları, itilip kakıldıkları, üçüncü sınıf insan muamelesı gördükleri gözlerimin önüne geldi ve kürsüden devrin başbakanının gözlerinin içine baka baka " eğer bir devlet, besleyemeyip kapı dışarı ettiği, bu güne kadar arayıp sormadığı insanlarının paralarına muhtaç olacak kadar düşmüşse, benim nezdimde o, asla bir devlet değildir," deyiverdim. Böyle "deyiverdim"  ama, kürsüden iner inmez MIT elamanları da koluma giriverdiler. Salonda dinleyiciler arasında bulunan Germiyanoğulları'ndan baba dostu bir milletvekili durumu farkedip beni adamların elinden zorla kurtardı ve doğruca havaalanına götürdü. Sonradan gurbet canıma tak edip de yurtta eski görevime dönmek isteyince, "demek öyle ha," dediler. Tayinim güvenlik soruşturmasına takıldı. 1990'larda  Azerbaycan Kültür Bakanı'nın davetlisi olarak Baku'da bulunduğum sırada oraya gelen o yılların T.C. Kültür Bakanı,  beni yurt dışındaki önemli bir merkeze kültür ateşesi olarak tayin etmek üzere Türkiye'ye çağırdığında bile kararnamem Çankaya tepelerinde rüzgâra kapıldı, gitti.
    Ama o rüzgârlar sert esiyor diye yazmaktan vazgeçmedim; çünkü, yazının sesini hiçbir rüzgârın örtemeyeceğini biliyorum.
    Hoş, o sesten hoşlanmayanlar benim yazdıklarımı yok saysalar da, ben onların varolduğunu biliyorum... İlk romanımın adı,  boşuna "Yoklar" değildi!
    Siz, bu obaya konuk gelenler! Hoşgelmişsiniz...





ÜYE GİRİŞİ
 Beni Hatırla
twitter facebook
E-Bülten
Arama Yap
İLK YAZI (Meriç COŞKUN)
Bizler çok eski dostlarız. Bizleri bir araya getiren fikrî beraberlik yani Türkçülük mefkûresi, dünya var oldukça, Bilge Kağan’ın deyişiyle “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe” ilânihaye devam edecek bir ülkü beraberliğidir. Bizlerin bir özelliği daha var. Bu ülkü beraberliği “pazara kadar değil, mezara kadar” ifadesi ile ilk nazarda kararlı bir deyiş gibi görünse bile, bizlerin beraber...
AMAÇ (Salih DİLEK)
Biz 12 Eylül’den evvel Ülkücü mücadelede fiilen bulunmuş, vatanımız ve milletimizin menfaatleri doğrultusunda hiç bir fedakârlıktan kaçmamış bir dönemin mensublarıyız. Yaşlarımız 50'nin üzerinde. 80 yılına kadar mücadele ortamı içerisinde bir hayli müşterek hâtıralarımız olmasına rağmen hayat telâşı içerisinde birbirimizi ihmâl ettiğimizin farkında...
STRATEJİK VİZYON (Aksakallılar)
Dünya’nın en gözde, fakat belâlı bir coğrafyasında yaşamaktayız. Bu coğrafyada bizden evvel yaşayan milletlerin, ne kendilerinden, ne de kültürlerinden bir eser kalmamıştır. Bu coğrafyada yaşayabilmek için çetin ceviz olmak lazımdır. Dedelerimiz bu noktaya çok dikkat etmiş ve binlerce yıl evvel, Bilge Kaan Başbuğumuz ”Ey Türk, üstte gök çökmedikçe,...
NAMAZ VAKİTLERİ
Son Eklenen Videolar
KURTBOĞAZI ERKENEKONDAN ÇIKIŞ ŞÖLENİMİZ
"Bir Ülkücülük Hikayesi" - Salih DİLEK - 1.2.2014 - Ocakbaşı Sohbeti
FETHİYESPORLU VE KARŞIYAKALI TARAFTARLAR KARŞILIKLI OLARAK ANDIMIZI OKUDU
NEVZAT KÖSOĞLU CENAZE TÖRENİ
ANDIMIZ
Hakkımızda | Üyelik Koşulları | İlk Yazı | Amaç | **STRATEJİK VİZYON BELGESİ** - **AKSAKALLILAR**
Her Hakkı Saklıdır © 2013 eskimeyendostlar.net